Kas 27 2012

Yeni Bisiklet Trek FX7.5 ve Felt F95

Kendime yeni bisiklet aldım!

Artık bir şehir ve yol bisikletim var.. İlk alırken bize hiç demediler, bakın bunlar dağ bisikleti, bunlar da şehir bisikleti diye. Alın, dediler, size bisiklet, dediler.. Neyse ki 1,5 sene sonunda az da olsa bir şeyler öğrendik de ne almamız, neyin aslında bize uygun olduğunu öğrendik. Pelin de, ben de bundan 1 sene önce, “Yok, amortisörsüz bisiklet mi olur yahu, HEM DE İSTANBUL’DA!!!” diyorduk ama şu anda “Ne kadar ağırmış bu!” diyoruz. Yakın zamanda Pelin’e de edineceğiz bir tane şehir bisikleti.

Neyse efendim, ne diyorduk? Hah, bisiklet aldım.. Seçme sürecimi anlatayım istiyorum, belki biri denk gelir de okur, yardımı dokunur azıcık da olsa..

İlk önce para biriktirmeye başladım. Güzelcene bütçemi belirledim. Dedim ki “Bu paraya ne alınır abi?”. Bisiklet alırken en önemli etmen bu herhalde.. Bütçeyi belirleyebilmek.

Neyse bütçeyi belirledikten sonra ne istediğime karar vermem gerekti. Önümde 4 seçenek var kendimce. Yeni bir dağ bisikleti, şehir bisikleti, yol bisikleti ve cyclocross. Dağ bisikleti zaten istemiyorum (çünkü önceki dağ bisikletimi sadece 1 kere arazide kullandım, o da yol inşaatı var diye, yoksa onu da kullanmazdım), kaldı 3.

Başta yol bisikleti de istemiyordum (sözde), o daha performans bisikleti diye. Kaldı 2.

Aslına bakılırsa şehir bisikleti bana en uygun görünüyordu ama gözüm de bir taraftan cyclocross’lara kayıyordu. Sonradan ondan da vazgeçtim. Ne kaldı geriye? Şehir bisikleti.. Hem asfaltta kullan, hem hafif arazide kullan, mis. Daha ne isterim..

Tamam, bisiklet türünü de seçtik.. Geriye kaldı nereden alacağın. Bu konu da pek önemli. Çoğu yabancı menşeli firma artık ömür boyu garanti veriyor. Trek, Scott, Cannondale, Merida vb…. Ama benim için kadro boyu önemliydi. Türkiye’de genelde benim boyuma uygun kadro bulamıyorum. Özel olarak getirtilmesi gerekiyor. Bir sürü bisikletçi dolaştım, hepsi bana bir sürü bisiklet gösterdi ama büyük kadro var mı diye sorunca, “Haaa yok, sana uygun kadro boyu yok. En az 3-4 ay beklemen lazım ki özel sipariş verelim, gelsin, öyle al” dediler. Bu yüzden bana direk üreticiye hızlıca ulaşabileceğim bir yer lazımdı.

Bir arkadaşım sağolsun, Trek’in Türkiye Distribütörü ile tanıştırdı beni.. Gittik, konuştuk, Trek Fx7.5 beğendim.

– Deore arka aktarıcı,

– Sora ön aktarıcı,

– 50/34 kompakt aynakol,

– 11-34 9’lu ruble veeee

– Karbon maşa.

Siyah – Kırmızı olanından olsun istiyorum dedim. Stoklarına baktı, “yook sadece mavi olanından var. O da Hollanda’da. 3-4 hafta beklemen lazım” dedi. “İyi” dedim, “artık ne yapalım, mavi olsun” çok da içime sinmeyerek, “3-4 hafta beklerim 3-4 ay yerine” dedim.

1,5 ay sonunda bisikletim geldi, mavi bisiklet sevebileceğim aklıma bile gelmezdi ama görür görmez hastası oldum bisikletin. Resmen dizlerimin bağı çözüldü. Masmavi, kocaman bir bisiklet. Aldıktan 2 ay sonra toplam 600km bile yaptım..

Bunlar da fotoğrafları;

 

Daha sonra baktım aklım hala yol bisikletinde, ikinci el 61cm kadrolu bir Felt F95 buldum. Bursa’ya gidip bu bisikleti de elden aldım.

 

Şu anda iki tane dev gibi (Trek 22,5″ ve Felt 61cm) bisikletim var =).

Eki 27 2012

Diyar diyar Anadolu (Yakası)

Biz 8.30 veya en geç 9 gibi çıkmayı planlarken saatlerimiz 10:12’yi gösterirken ancak çıkabildik evden. Niye? Çünkü uyku çok güzel bir şey..

Hızlı bir şekilde Beşiktaş’a indik. Evde kahvaltı etmediğimizden, ne yesek ne yesek derken Kovan Fırını’ndan bir şeyler alalım dedik. Bir iki poğaça, çörek falan alıp gidip sahilde yiyelim dedik. Ama daha vaktimiz var sanırken vapur geldi, povçalarımızı yiyemeden vapura bindik. Vapurda bisikletleri de içeri aldık bu sefer, bayağı boştu çünkü vapur, kimseyi rahatsız etmedik. Vapurda Kovan’ın lezzetli poğaça ve çöreklerini yedik, içeceğimizi içtik ve bu sırada Kadıköy’e vardık.

Vapurdan indik, GPS’imizi açtık (bilmiyoruz çünkü bu tarafı çok) koyulduk yola. Kadıköy’ün benim daha önce hiç geçmediğim yollardan Moda’ya çıktık ordan da Yoğurtçu Parkı’na. Bundan sonrası pek kolaymış. Avrupa Yakasındaki bisiklet yolundan bilmemkaç kat daha düzgün bir bisiklet yolu, çok daha anlayışlı insanlar.. Ve inanılmaz bir şekilde bisiklet yolunda tek bir mangal bile yoktu. İnanamadım gerçekten!!

Yolda başımıza çok ilginç bir şey gelmedi aslında ama Anadolu Yakası değişik bir yer. Bisiklet yolunda yürüyen biri ilk defa özür diledi. Hatta delikanlı görünen ağır abiler bile bisiklet yolunda yürüdüklerini farkettiklerinde dönüp özür dilediler. Çok ilginç geldi.

Bir yandan da bisikletli insanlar hiç selam almıyorlar. Bu da garip gelen başka bir şeydi ama Pelin şöyle açıkladı, “Buradaki insanlar bisikletli görmeye alışmışlar, o yüzden böyle oluyor” dedi ki hak verdim..

Başka bir konu ise bisiklet yolunun devamlılığının olmaması. Sürekli bir yerlerde kesilip, 300mt sonra başka bir yerden başlıyor. Bunların bağlanması ve devamlılığın sağlanması halinde tadından yenmeyecek bir yol olacağına eminim. Çünkü Anadolu Yakasının sahil şeridi gerçekten çok güzel. Gerek sokak veya ev hayvanları -ki yüzlerce kedi, köpek gördük-, gerek yeşil alan olarak insanı tatmin eden bir havası var..

Neyse, tespit yazısına döndü iyice.. 3 saat kadar dolaştıktan sonra saat 14:15’te Beşiktaş Vapuru’na yetiştik. Peheeey hayatımda bu kadar kalabalık vapuru bir kez daha geçen sene bayramda adaya giderken görmüştüm. Tıkış tıkış insan. Zar zor bindik, vapurda bir tost ve bir çay alıp Pelin’le paylaştık. Sonra Beşiktaş’ta inip eve doğru gitmeye başladık. Fakat Abbasağa Parkı’ndan geçerken hiç hesapta olmayan kedilerle karşılaştık ve yaklaşık 6-7 tane tüy yumağıyla herhalde 1 saate yakın bir zaman geçirdik. Ellerimiz çizik, üstlerimiz tüy içinde kaldıktan sonra oradan çıkıp tekrar ev yoluna koyulduk.

Eve çıkarken en son yokuşta benim zincirim diş atlamaya başladı.. Pek moralim bozuldu. Yakın zamanda servise götürmem lazım bisikleti..

Saate bakmayı unuttum ama sanırım saat 4e yakındı eve girdik.

Bugünü de böylece bitirmiş olduk.

Toplam Mesafe 45.16km
Toplam Sürüş Süresi 03:08:02
Ortalama Hız 14.40km/s
Toplam Tırmanış 219m.
Ortalama Sıcaklık 24° (20°-29°)

Eki 20 2012

Adalardan Kabataşlara Geçilir

Biz sonunda Adalar’a gittik… Tabi bisikletlerimizle. Edip’in araştırmaları sonucu Prens Adaları’ndan Heybeli olanı seçtik. Gözümüze hafiften küçük görünse de, orayı bitirirsek başka bir tanesine geçeriz diye düşündük. 12 Ekim Cuma akşamı, ertesi sabah için sandviç malzemelerimizi aldık. Yiyecek olayını hiçbir zaman hafife almaz ve ihmal etmeyiz. Ha obur olduğumuzdan değil! Enerji gerek bisikletliye.

Sabah, kayıtlarımıza göre 09.03’te Bahçelievler’den yola çıktık. Bakırköy’den Zeytiburnu’na doğru sürdük. Hava epey güzeldi. Açık ama bunaltıcı olmayan, hafif rüzgarlı… Edip yeni bir yol keşfetmiş. Acayip sevdim, bir de baktım yeni yapılan “çağdaş” bisiklet yoluna çıktık. Eskisini pek sevmiyorum, yolun üstünde yayalar, cam kırıkları, budanmış ağaçların dalları, hatta parketmiş arabalar… Bu yeni yol direk araç yolunda ve iyi bir şekilde yoldan ayrılmış. Ama tabi ki çok kısa. Keşke her yerde olsa!

Zeytinburnu’ndan hiç mola vermeksizin Kabataş’a geldik. Eminönü’nde bir taksici, az kalsın ikimize de çarpıyordu arkasına bakmaksızın geri geri gelirken. Edip arkasını dönüp “Hooop!” dediğinde adamın epey korkmuş olduğunu görmüş. Plakasını alamadık ama en azından korkmuş olması da beni sevindirdi. Yolda başka herhangi bir maceramız olmadı. Yolda geze geze, denize, oraya buraya baka baka geldik, hiç acele etmedik.

İskeleye vardığımızda vapur kalkış saatine tam 10 dakika vardı. Demek ki bir saat 20 dakika gibi bir sürede gelmişiz. Hemen güverteye geçip bisikletlerimizi yasladık duvara ve yanlarına çöktük. Başka bisikletli bir abi gelip bize bir şeyler söyledi ama anlamadık. Birkaç tane daha bisiklet vardı. Yolculuk gayet güzeldi, püfür püfür ese ese gitti vapur. İnmeye yakın o abi tekrar gelip “Siz bizimle misiniz, nerde ineceksiniz?” gibi şeyler söyledi. Biz, “İkimiz gezintiye çıktık ve Heybeli’de ineceğiz,” deyince, “Biraz bisiklete göz kulak olur musunuz?” dedi. Meğerse orada bisiklete binmeyi öğrettikleri bir yer varmış. İnerken de, “Bizi görürsünüz, balonlu filan bir yer, uğrayın isterseniz,” dedi. “Tamam,” deyip vedalaştık.

Adaya inince nakit paramızın olmadığını hatırlayıp atm aradık, ancak her ikimizin de bankamatik kartlarının atm’sinin olmadığını öğrendik. Heybeliada’ya giderken yanınızda nakit olmasına dikkat edin ya da fark ödeyerek farklı bir banka atm’sinden çekebilirsiniz. Ki biz öyle yaptık. Sonra kafamıza göre bir yoldan sürmeye başladık.

İlerleyince bir piknik alanına denk geldik. Edip adanın etrafını dönen bir yol olduğunu söylemişti, görevli bize başka bir yer tarif edince geri dönmek durumunda kaldık. Merkeze tekrar gelince, ara sokakların çok güzel olduğunu görüp girmeye karar verdik. Kafamıza göre dolaşabilirdik nasılsa. Hafif hafif yokuşlar tırmanıp güzel evlerin önlerinden, çiçekli bahçe kıyılarından geçe geçe sürmeye devam ettik. Arada faytonlar ve diğer bisikletliler ile yürüyen insanlar da geçiyordu. Sonra evler bitti, bir askeri kışlanın yanından yola devam ettik. Meğer bilmeden zaten o adayı dolaşan yola girmişiz. Oradan sonra orman başladı. Sağda ve solda ağaçlar. Sağda ayrıca deniz. Bir bankta oturup dinlendik. Bu arada yanımızdan çıplak yürüyen atlar geçiyordu. Resmen kafasını çevirip bakan bir tanesi beni korkuttu.

Sonra bisikletle devam edip arada durup fotoğraf çektik. Yol bir yerden sonra epey ıssızlaştı. Yabani hayat vardır diyen tabelalar ve hemen yanında atların özgürce dolaştığı bir hara vardı. Küçük küçük kulübeler, atlar, onlara bakıp devam ettik. Yol daraldı ve bitiyor gibi oldu. Ama öncesinde aşağıda inanılmaz bir koy manzarası vardı. Hayran kaldım, durup uzun uzun baktık. Aşağıdan bisikletini eline almış bir adam geliyordu. Edip yolu sordu. Biraz aşağıda bittiğini, koya inildiğini ama dik bir yokuş olduğunu söyledi. Öğlen olmuş, güneş yakmaya başlamıştı. Karnımız acıkmıştı ve mayomuz da yoktu. Eğer yanımızda mayo olsa, Ekim ayı filan dinlemez oraya inerdik. Ama tüm bunlardan dolayı inmekten vazgeçip dönüş yoluna geçtik.

Yine aynı yollardan sürerken, sessizlik, rüzgar, manzara, ağaçlar öyle güzel geldi ki… Edip’e resmen şarj oldum, bıdı bıdı diye anlatıp durdum. O sırada karşıdan dört tane at geliyordu, iki beyaz, iki kahverengi öyle güzel sıralanmışlardı ki, Edip hemen çekti. Ne yana baksak bir güzellik. Ben resmen sarhoş gibi oldum. Kurt gibi acıkmış bir halde yokuş aşağı yollardan iniverdik. Tam merkeze yaklaşırken, ordan mı geçsek, burdan mı derken balonları gördük. Birçok insan büyüklü küçüklü bisikletlerle sokak boyunca gidip dönüyorlardı. Ondan hemen önce atları gördükten de sonra vapurdaki abiyi bir grup insanla bizim döndüğümüz yola girerken görmüştük. Bahsettiği yeri de böylece görmüş olduk. Oralarda tatlı kediler bulup onları da sevdik tabi bu arada. Ya da sevmeye çalıştık diyelim.

Sonra yine iskeleye döndük, tam da para çekmek için vapurdan iner inmez ilk durduğumuz noktaya varmıştık. Sıra sıra dizilmiş kafe-restoranlardan en sondakine oturduk. Epey ilgisizlerdi, bisikletlerimize bile zar zor yer bulduk, hatta bulamadık ve masaya dayadık. Menüyü bile Edip söyleyince ve bir tane getirdiler. Yorgun ve acıkmıştık. Kalkmadık ordan ama servis kötüydü. Neyse ki yemek ve porsiyon iyiydi de keyfimiz yerine geldi. O gün başka bir adaya geçmemeye karar verdik. Saat 3’e geliyordu zaten.

İskeleye yakın bir çay bahçesine gidip vapur saati olan 15.20’yi (sanırım) bekledik sodalarımızla. Sonra yine bir vapur sefasıyla Kabataş’a döndük. Bu defa istikametimiz Beşiktaş’tı. Hemen bisikletlere atlayıp sürmeye başladık.

Kabataş inanılmaz kalabalıktı ve Beşiktaş’a doğru trafik vardı. Edip benden daha iyi sürdüğü için trafikte ilerledi ve gözden kayboldu. Ben de bir ara yolu boş gördüm ve hızla sürmeye başladım. Bir anda bir sarsıntı oldu ve küt diye bir sesle önümdeki çantanın düştüğünü farkettim. Sonra delice kornalar çalmaya başladı. Çok korktum ama ilk anda bir afallayıp gitmeye devam ettim. Ardından hemen kendime geldim. Durdum, kaldırıma bisikleti yatırdım ve arkaya doğru koşup çantamı ezmemek için nerdeyse durmuş olan otobüsten izin alıp önüne atladım ve çantayı kaptım. Bacaklarım titreye titreye tekrar bisiklete atladım ve Akaretler durağına (artık orada durak da yok ama) vardım.

Edip de oradaydı, ışıklardan geçmeden hemen anlatıverdim. Sonra Ihlamur’a girdik. Orası da feci sinir bozucuydu. Sıkışık yolda, parketmiş ve ilerlemeyen çalışan arabalar, yanlarda motorsikletler ve bir anda yola atlayan yayalar. Zar zor geçe geçe biraz ilerledikten sonra dayanamadım bisikleti aldım ve kaldırımdan elimde ilerledim. Edip tabi yine gözden kaybolmuştu. Sonra evlendirme dairesinin oralarda yetiştim, bu defa da karşıya geçmemiz gerekiyordu ama hiçbir araba yol vermiyordu. Orada da Edip’in ve benim üzerime süren iki ayrı araba oldu. Yine sinirler gerildi ama kazasız (pardon benim bir çanta düşürme kazam oldu ama) ve belasız eve vardık. Ah bir de bizim evin öldürücü yokuşu/merdiveni olmasa… Ama çok deli gibi yorulmamıştık. Ada’da sürmek, havanın güzel olması, deniz yolculuğu, hepsi çok hoştu. Hatta biraz dinlenip akşama Edip’in arkadaşına bile gittik. O kadar yani!

Toplam Mesafe : 33.91km
Toplam Sürüş Süresi 02:38:19
Ortalama Hız 12.90km/s
Toplam Tırmanış 240m.
Ortalama Sıcaklık 25.4° (22°-29°)

Eki 08 2012

Kadırga Koyu – Küçükkuyu (Assos Turu 3. Gün)

Ve artık son gün.. Yine kargalar kahvaltılarını etmeden uyandık. Eşyalarımızı topladık. Kaldığımız yerin bize hazırladığı sandviçleri ve ikram ettikleri vişne sularımızı içtik. Bisikletlerimizi yüklendik. Güneş doğarken saat 6.30’da yola çıktık.

Kaldığımız yer zaten pek ufakça bir yer olduğu için etrafta kimse yoktu. Sadece kaldığımız yerin sahibi otelin önünü suluyordu. Ona selam verip yolumuza başladık. Bir önceki gece yolun daha sakin olduğunu öğrendiğimiz güzergahı kullanarak gitme kararı almıştık zaten. Bu yola çıktık ve kesinlikle geliş yolundan çok daha rahat bir yol olduğunu hemen anladık. Sitelerin arasından ilerlerken ilk ufak rampanın sonunda bir viyaklama sesi ile irkildik. Noluyo demeye kalmadan yan tarafımızdan tekir bir ufaklık önümüze atladı.

Bir süre onu sevdik ama çok bağırıyordu, sanırım validesini kaybetmiş. Giderken bile arkamızdan acı acı bağırarak bir süre peşimizden geldi fakat yapacak bir şeyimiz olmadığı için suratlarımızı asıp ayrıldık onun yanından. Deniz kenarından gitmek çok güzel bir şey çünkü her an önünüze muhteşem bir manzara çıkabiliyor ve çıktı da, hem de birçok kez. Durup durup fotoğraf çektik.

Gelirken 1 saatte geldiğimiz yolu yaklaşık 35 dakikada alınca ikimiz de bayağı şaşırdık. Daha şimdiden Assos yol ayrımına gelmiştik. Bundan sonrası zaten bildiğimiz yol.

Buraya gelirken denize girmek için beğendiğimiz bir yerde durduk, bisikletlerimizi görebileceğimiz uzaklıktaki bir elektrik direğine 2 tane kilit ile bağladık, havlularımızı aldık, attık kendimizi sahile. O da ne, bir tane kahverengi-beyaz bir fıstık bize bakıyor ama nasıl korkak. Yavaş yavaş yaklaştı Pelin kendisine, kaçar gibi oldu ama işte hayvan anlıyor kimden zarar gelip kimden zarar gelmeyeceğini. Baktı Pelin bir şey yapmıyor, hemen atladı ayaklarına sevdiriyor kendini. Çok kavga etmiş, çok dikenli yerlere girmiş, her tarafı yara ve diken doluydu. Pelin hemen suya çağırdı ufaklığı, üstündeki dikenleri temizledi, azıcık yıkadı, mis gibi yaptı çocuğu. Sudan çıkıp bir silkelenip, gelip ikimize de kafa atıp (teşekkür olduğunu düşünüyorum) uzaklaştı yanımızdan. Biz de hemen suya atladık, çimdik. Yattık, yuvarlandık.

Azıcık dinlendikten sonra tekrar yola çıktık, zaten Küçükkuyu’ya pek yakınız. Varmadan bir çeşmede durup bandanalarımızı da ıslattık. Saat 9.30du, Küçükkuyu Otogarı’na vardık. Saat 14.00 için biletimizi aldık ve çok acıkmış olduğumuzun farkına vardık. Hemen şehir merkezine doğru gittik, ilk bulduğumuz çay bahçesine oturduk ve “açız hancı! bize şarap, atlarımıza et getir” dedik. Süper dolu bir tabak geldi, mım mım yedik yemeklerimizi. Kahvaltımızı yaklaşık 6 kediyle paylaşmamıza rağmen deli gibi doyduk ve azıcık bir hesap verdik, iyice keyiflendik =). Ordan çıkıp denize girmek için bir yer bulmaya çalıştık. Bir kampingin kumsalını ve imkanlarını kullanarak saat 13.30 ‘a kadar keyif yaptık. Denize girdik, soğuk bir şeyler içtik, kamping sakinleriyle muhabbet ettik, oranın cevval köpeğiyle boğuştuk. Saatlerimiz 13.30’u gösterirken hazırlanıp otogara doğru yola çıktık. Küçükkuyu’nun içi de pek güzelmiş, az katlı ve beyaz evler, dar sokaklar. Tam bir sahil kasabası. Otogara vardık, dondurmalarımızı yedik ve 14.10’da otobüsümüze sorunsuz bir şekilde bindik.

8’de İstanbul’da olursunuz diyen bilet satıcısının aksine saat 21.30’da İstanbul Otogarı’na indik. İkimiz de bayağı yorgunduk. Metroya binmek için giderken yaşlıca bir amca yanımıza gelip, “Hello, may i help you?” dedi, dedik yok dayı biz türküz. Amca da türk olmadığını belli eden aksanıyla “Aa gerçekten mi? Nereden geliyorsunuz? Ne tarafa gidiyorsunuz?” diye sorulara boğdu. Kısaca anlattık yaptığımız şeyi, “Ne güzel şeyler yapıyorsunuz böyle, çok takdir ediyorum sizin gibi çocukları. Ben de gençliğimde yapardım böyle şeyler” diyip bizi onurlandırdıktan sonra yanımızdan ayrıldı. Biz de metroya girdik. Tam bisikletler için ikinci akbili basacakken güvenlik görevlisi “Abi zaten çok yorgun görünüyorsunuz, çok uzun yoldan gelmişsiniz (Güvenlik görevlisi arkadaşla da kısaca konuşmuştuk). Basma, boşver geç, nolucak” dedi. Takdir edilmek çok güzel bir duygu gerçekten.

Garip bakışlar arasında metro yolculuğumuzu da tamamlayıp saat tam 22:23’te eve girdik ve yolculuğumuz çok güzel anılar, dinlenmenin, yorulmanın ve istediğimiz yerlere ulaşmanın verdiği mutlulukla sona ermiş oldu.

 

 

Toplam Mesafe 32.88km
Toplam Sürüş Süresi 02:17:21
Ortalama Hız 14.40 km/s
Toplam Tırmanış 349m.
Ortalama Sıcaklık 31° (26°-41°)

Eyl 13 2012

Akçay – Kadırga Koyu (Assos Turu 2. Gün)

Bir önceki akşamdan makarnamızı yedik. Enerjimizi aldık. Gece 10 gibi uyuduk. Sabah 6’da kalkıp hazırlanıp, bir önceki akşamdan hazırlattığımız sandviçlerimizi yiyip, 6.30’da yola çıktık. Peheeeey. Köpek cenneti. Her tarafta köpekler havlayıp duruyorlar. Hiçbiri de bize sarmadı. Aralardan bir yerlerden, geldiğimiz, İzmir-Çanakkale yoluna çıktık tekrar. Sabah sabah ne kadar boş ne kadar güzel yollar. Yol da çok güzel, ne rampa var ne bir şey. Bir de kocaman, 3 şeritli araba yolu genişliğinde, bisiklet yolu yapmışlar. Oradan gittik uzunca bir süre. Sanırım yol çalışmalarını en sevdiğim zamandı bu. Bize ayrılmış kocaman yol. O yolun keyfini çıkarırken Altınoluk’a geldiğimizi fark ettik, hatta ben geldiğimizi fark edene kadar Altınoluk çıkışına bile gelmişiz. Hatta Balıkesir bile bitmiş. Hatta Karayolları 142. Şube sınırına girmişiz! AMAN TANRIM!

Sabah erkenden biraz ortalama yaparak öğlene kadar Assos’a gitmek istiyoruz o yüzden bir benzincide kısa bir moladan ve tekerleklerimizi şişirmemizden sonra yola devam ediyoruz. Küçükkuyu’ya varıyoruz, para çekiyoruz. Bankamatiğin önünden yola inerken ortalamamıza bakacağım diye nerdeyse bir cipe giriyordum önden, tamamen benim hatam olduğu için elemandan özür diliyorum ve yola devam ediyoruz. Bu arada ortalamamız 22 km/s falandı.

Azıcık gittikten sonra bir bakıyoruz ki Assos yol ayrımı. Hemen durup fotoğrafımızı çekiniyoruz. Sonra Assos yoluna giriyoruz. Of diyorum! Sadece of diyorum! O nasıl bir yol yahu. Zaten azıcık rampa var, her rampanın sonunda da muhteşem bir manzara var. Pelin’le herhalde 5-6 yerde durduk sırf manzara bakacağız diye. Öğlen’e kadar Assos’ta olmak istediğimizden hiçbirinde denize girmedik ama dönüşte burada girelim, burada girelim diye yerler belirliyoruz. Biraz dar bir yol ama çok araç yok, o yüzden hiç sorun yaşamadık. 10:14’te bir yol ayrımına geldik, bir tanesinde hiçbir şey yazmıyor, birinde Assos 8km ve %10 eğim yazıyor. Biliyorum hiçbir şey yazmayan yol da bizi Assos tarafına götürecek, hem de daha rahat ama bir türlü emin olamıyorum. Orda bir dayıya soruyoruz nasıl yollar diye, ikisi de aynı diyor, iyi madem diyip 8km ve %10 eğim yazan yola giriyoruz daha yeni görünüyor diye.

Bana saatler sürdü gibi geldi ama 30dakikada o rampayı bitirmişiz. Bu rampada da ağaç yok, gölgelik yok, güneşin alnında gitmeye çalışıyoruz yine. 10:40 civarında rampayı bitirip Assos ayrımına giriyoruz. Ooooh ormanın içinde bayır aşağı saldık kendimizi, yoldan geçen arabalılar bize selam veriyorlar, mutlu olup devam ediyoruz. Bir rampa iniyoruz, bir rampa çıkıyoruz. En sonunda çok çılgın bir manzara görüp duruyoruz. Herhalde oraya gidiceğiz diyorum zira Assos nerede onu bile bilmiyorum=). Devam ediyoruz, yolda yine bir yol ayrımına geliyoruz. Assos ve Kadırga Koyu. Az önce gördüğümüz yerin Kadırga Koyu olduğunu anlıyorum ve oraya gitmeyi teklif ediyorum. Yine çok çılgın bir bayır iniyoruz. İnerken de hep aklımda “La bu bayırı geri nasıl çıkacağız? Bir şekilde burada kalmalıyız ama Assos’a da gitmek istiyorum” var, Pelin’e çaktırmıyorum, Kadırga’ya inince, sürekli yakınıyorum, nasıl çıkacağız falan diye. Pelin harika bir öneri yapıyor o an, “Burada kalalım yarın da minibüse atlar Assos’a gider geliriz ne olacak”. Hastasıyım Pelin’in.. =)

Sonra bir yere oturup önümüzde dev orkinos ile kahvaltı ediyoruz. Kahvaltı ettiğimiz yerin şemsiye ve şezlonglarından yararlanarak bir de denize giriyoruz, MİS! Biraz keyif yaptıktan sonra kalkıp otel aramaya başlıyoruz. Biraz dolaşma ve biraz pazarlıktan sonra uygun bir otel buluyoruz. Acaba diyoruz gidip

Gıdışım Camping’de mi kalsaydık, yok yok diyip ayarladığımız yere yerleşiyoruz.  Bu arada Pelin’in ev arkadaşı arıyor, o da ailesiyle beraber oradaymış, onun yanına gidiyoruz, biraz oturup otele geri dönüyoruz. Denize giriyoruz misler gibi. Akşam da ayda yılda bir tatillerde yediğimiz balığımızı yiyoruz. Saat 10 ama nasıl uyku bastırıyor. Gidip sızıZzzZZzzZzZzZZ…

Sonraki gün hadi bari Assos’a gidelim diyoruz ve minibüs ile gidiyoruz Assos’a. Güzel bir yer ama o kadar “Ağbi muhteşem bi yer yaa” diyecek kadar da harika değil. Ama bir atölye vardı, resim ve heykel atölyesiydi sanırım. Çok güzel resimler ve

heykeller vardı. Param olsa kesin alırdım. Assos’u biraz dolaşıp yine aynı minibüs ile geri dönüyoruz.

Gece yemeğimizi yiyip şöyle bir yürüyelim diyoruz. Karşı kıyıda kıpkırmızı bir şey var, ama bildiğin kıpkırmızı. “O ne la” derken, herhalde bir gemide eğlence gibi bir şey vardır diyoruz ve çok da takmıyoruz. Aradan bir 15 dakika geçtikten sonra ancak anlayabiliyoruz onun ay olduğunu. Pek hoşumuza gidiyor, sahilde biraz oturup keyif yapıyoruz gece gece ve sonraki gün yola çıkmak için yine kendimize hazırlattığımız sandviçleri alıp uyumaya gidiyoruZzZZzZzZZz….

Toplam Mesafe 55.80 km
Toplam Sürüş Süresi 03:56:46
Ortalama Hız 17.00 km/s
Toplam Tırmanış 265m.
Ortalama Sıcaklık 29° (22°-36°)

Eyl 12 2012

Balıkesir – Akçay (Assos Turu 1. Gün)

ORMANDA ATEŞ YAKMAYIN, DOĞA SEVENLERİ AĞLATMAYIN,

Demiş Balıkesir Kaymakamlığı…  Evet ilk şehir dışı turumuz Balıkesir’den başlayıp Çanakkale’de son buldu. Gözümüzü karartıp bir delilik yapıp neredeyse plansız, programsız ve Ağustos başında,  birkaç kilometrelik bir bisiklet turuna çıktık Edip’le. Biz de böyle tatilleri seviyoruz…

İlk olarak biraz tur öncesinden bahsetmek istiyorum. Epeydir, uzun tur hayal ve planları kurduğumuzdan çok fazla eksiğimiz yoktu. Ama yeterli plan yapamadığımızdan ve izinlerimiz başlar başlamaz yola çıkamayacağımızdan, bisikletle çıkmaktan vazgeçmiştik. İkimiz de 2 haftalık yıllık izinlerimizi almış, bunun bir haftasında nereye tatile gitsek diye düşünüyorduk. En uygun seçenek Kuzey Ege gelmişti. Sonra bir gün Edip birden, aslında o rotada belli yerleri bisikletle gidebiliriz dedi ve her şey böyle başladı. Hızla bisiklet bagaj ve çantaları alındı. Birkaç termal giysi ve pedli taytlar ve bir ilkyardım çantası tedarik edildi. Evet böylece bir anda yepyeni bir plan çizmiştik!

Yapacağımız rota İstanbul’dan otobüsle gideceğimiz Balıkesir merkezden başlayacaktı ve asıl hedefimiz Assos’tu. Ama esnek bırakmıştık. Assos’tan geze geze belki Bozcaada’ya geçer, oradan Çanakkale’ye sürer ve oradan otobüsle dönebilirdik. Tabi evdeki hesap çarşıya uymadı. Aslında evde çok bir hesap da yapmadan atmıştık kendimizi yola…

Günlerden 1 Ağustos Çarşamba, maaşlar alınmış, son eksikler tamamlanmış bir halde yüklerimizi bagajlara yükledik ve 20.30’da Beşiktaş’tan yola koyulduk. İlk defa yükle binecektik, kapıdan çıkar çıkmaz dengemi sağlayamayıp tur boyunca alacağım en büyük yarayı aldım. Pedalla bacağımı derin bir şekilde kestim. Ama sorun olmadı. Aksaray’dan metroyla otogara gidecektik. Karaköy ve Unkapanı’ndan geçtik. Metroya yakın bir yerde bir amca bize bir şey dedi anlamadık, meğerse tandem, tandem diyormuş. Avrupa’da hep tandemle gidiyorlar, siz de öyle yapsanıza rahat edersiniz filan diye anlattı. Biz de ne yapalım gülümseyip hıhı deyip yola devam ettik. Tandemler kaç para amca haberin var mı, hı? Aksaray’da ikişer biletle metroya bindik ve otogara sorunsuz olarak 21.50’de vardık. Otobüs bileti aldığımız firma her yerde bisikletleri ücretsiz taşıyoruz diye reklamlar veren, bilet almadan da defalarca aramalarımıza olumlu yanıt veren bir firma olmasına rağmen, otobüse şoförle, müşteri ilişkileriyle tartışarak sinirlerimiz gerilmiş halde bindik. Yok efendim “yolcularının” (Edip biz yolcunuz değil miyiz!? diyerek ne doğru söyledi) bagajları sığmazmış, yok ekstra bagaj ücreti verecekmişiz, yok bagajlar sığmazsa o saatte Ataşehir’de bizi bırakacaklarmış. Hala yazarken sinirleniyorum. Tabi biz de hemen şikayetimizi yaptık ve Balıkesir’deyken bir üst düzey yönetici arayıp defalarca özür diledi, dönüşte de aynı firmayla gelip hiçbir sorun yaşamadık, sanırım biraz da sayesinde. Kısacası 23.00’a doğru heyecan içinde yola koyulmuş bulunduk…

Günlerden 2 Ağustos Perşembe olduğunda biz sabah 05.56’da yine bir otogarda ama bu defa Balıkesir’deydik. Tepemizde hem güneş hem de ay vardı. Temiz de bir hava vardı. Planımız güzelce karnımızı doyurmak ve güneş yakmaya başlamadan alabildiğimiz kadar yol almaktı. Biraz da heyecan ve endişeden belki gece yolda pek bir şey yiyememiş ve Edip neredeyse hiç uyumamıştı, ben de normale göre çok az uyumuştum. Derken atladık bisiklete, otogardan şehir merkezine epey sürüp iyice acıktık. Ama ne görelim, o saatte her yer kapalı. Birisi bize ileride bir yeri tarif edip lokantalar olduğunu söyledi. Orada da hep çorbacı ve kebapçılar vardı. Bir çorbacıya nerede kahvaltı edebiliriz dediğimizde, bizde var deyince hemen kapının önündeki masalara kurulduk. Ama amca anında, sizi içeri alalım, Ramazan’da hoş karşılanmaz dışarıda, dedi. İsteksizce içeri geçtik ve çok çok az miktarda peynir, zeytin, domates, ayrı bir küçük kapta da bal-kaymak bulunan kahvaltımızı yiyebildiğimiz kadar çok ekmekle tamamladık.

İlk iş bir benzinci bulup terletmeyen giysilerimizi giymek ve güneş kremlerimizi sürmek oldu. 07.50’de yola çıkmaya hazırdık. Bir süre gittikten sonra kocaman bir rampa çıktı önümüze. Hah bitti dinleniriz derken yine çıktı, yine çıktı. Öyle yorulmuştuk ki mola verdik. Bu sırada iki leylek gördük tarlada, aa ama yerdeler derken ben, beraberce havalandılar ve Edip çok güzel bir fotoğraflarını çekti. Leyleği de havada gördük mü gördük! Sonra yollarda ayçiçek tarlaları vardı, yol güzeldi. Genişti, boştu, sabahtı hava serindi ve emniyet şeridi de genişti. Ama o rampalar!

Bitmek bilmiyordu. Bir yerde yandan birden köpekler çıktı ve bildiğin hırlıyorlardı. Edip her zamanki gibi öndeydi ve baktım yavaşladı. Ben de hemen yavaşladım ama diğer yandan, “Edip ben çok korkuyorum!” dedim. O hemen, “Korkma, yavaşla ve beni takip et,” dedi. Panik yapmadan onu takip ettim. O da köpeklere sertçe bağırdı. Oldukları yerde kaldılar, biz de yavaşça geçtik. İlk ciddi köpek maceramızdı sanırım, hiç arkadaşça değillerdi ve epey korktum ama Edip’in sayesinde güzelce atlattık onları.

Çıkış devam ediyordu. Kimi zaman dik, kimi zaman daha eğimli ama sürekli tırmanıyorduk ve sıcak bastırmıştı. Neredeyse 50 metrede bir su içmeye başladık. Nadiren bir iniş çıktığında yeniden doğmuş gibi oluyorduk ama öyle kısa sürüyordu ki… Sonra sanırım evren bir yerlerden bizi duydu ve önümüze deli gibi uzun ve dik bir iniş çıktı. Bitmek bilmiyordu. Hayatımdaki en yüksek hıza orada ulaştım, kilometre saatim 42’yi gösteriyordu, Edipse uçuyordu, 50’nin üstüne çıkmış. Frenleri sıkmaktan bileklerim acımıştı. Ama o serinlik, o hız, o efor sarfetmemenin verdiği dinlenme duygusu hiçbir şeye değişilmezdi o an…

Saat 10.30’a geliyordu, yorulmuş, acıkmış ve terlemiştik ve önümüzde yepyeni bir yokuş gözüküyordu. O an yapılacak en akıllıca şeyi yapıp uzun bir mola vermeye karar verdik. Yolun kenarında birkaç yer vardı, gözümüze güzel gelen bir tanesine oturduk. Orası da Çiftlikoğlu Kırbahçesi’ydi. Bir ıslık filan duyduk, bir baktık yanda bir papağan. Masamızdan ona gönderdiğimiz her türlü ses ve ıslığımıza aynı şekilde yanıt veriyor, hatta gülüşlerimizi bile taklit ediyordu, çok sevimli bir hayvandı. Birer köfte ve yoğurt söyledik, beklerken çay, soda ve papağanla eğlendik. Çok da minik bir kedi yavrusu geldi, kucakladık sevdik oyuncuyu da. Bütün yorgunluk ve stresi alıyor şu hayvancıklar. Yemek idare ederdi, fiyat-performans olarak biraz düşüktü ama hizmet iyiydi, çok ilgili bir amca vardı. Yemek bitince rehavet çöktü, zaten uykusuzuz. Hemen oradaki kocaman minderlere yayıldık. Öğle sıcağı bastırmıştı ve burada dinlenelim birkaç saat dedik, adam hamaklara bile uzanabilirsiniz dedi ama imkansız! Yüzlerce kara sinek, sürekli her yerimizi ısırıyor. Orada duramayacağımızı anladık, yedekte çadırımız vardı, bir yere kurup uyuyalım dedik. Geldiğimiz yollar genelde tarlaydı ve pek ağaç yoktu. Oradaki adama sorduk, burada çadır kurmadan dinlenebilirsiniz ya da 2 kilometre ilerde Orman Bakanlığı’nın bir tesisi var, oraya gidebilirsiniz dedi. Gidelim bari dedik. Oradan çıkarken iki amca da bizimle sohbete geldi, öğretmenmişler. Helal olsun size, dikkat edin filan dediler. Yolu sorduk hep böyle çıkış mı diye, yok yok dediler, artık iniş. Biz Edremit’e aşağısı diyoruz dediler. Nasıl sevindik anlatamam… Geçende Fransız bir çiftin üç çocuklarıyla bu rotada sürdüğünü ve kadının da aynı soruyu sorduğunu da ekledi. O anda kadınla aynı sevinci yaşadığımı düşündüm ama…

Sevincimizin kursağımızda kalması yakındı. Birkaç kilometre gitmemize rağmen hiçbir tesis yoktu ve kötüsü yine dik rampalar başlamıştı. Geçerken bir tane ağaç ve tarlanın yanında bir boşluk gördüm.

Zilimi çala çala Edip’i durdurdum ve orayı gösterdim. Ağacın altına serdik matları ve piknik örtümüzü ama çok geçmeden oraya da güneş ve vurdu. Edip içeri doğru biraz yürüdü ve gelip eşyaları toplamaya başladı. Çok daha ağaçlı ve dere akan bir yer bulmuştu. Yoldan uzak, su sesi, gölge, daha iyisi olamazdı… orada epey kaldık, Edip’i uyutmaya çalışırken ben uyudum. Her tarafımız diken içinde kalkıp hazırlandık.

Sonrası yine yol, yol, yol. Bitmeyen rampalar.Edip bu sırada kilitli pedalının kurbanı olarak, patates çuvalı gibi yana düştü. Hemen yanına gittim bir şeyi var mı diye ama yoktu. Suyumuz da bitti ve kilometrelerce tek bir benzinci, bakkal, market olmayan tepelerin arasından durmadan çıktık. Bir tane çeşmeye rastladık ama sıcak ve pis kokulu bir su akıyordu, içemedik, sadece bandanalarımızı ıslatıp öyle kafamıza geçirdik. Bir tabela gölgesinde mola verdik. Moralimiz epey çökmüştü, çok sıcaktı ve suyumuz yoktu. Plansız davranmış, bilmediğimiz yollarda susuz kalmıştık. Bir balık restoranının tabelası vardı, biraz gidip onu bulduk ve ordan su ve soda aldık. Çok iyi geldi. Edip’e yine 2 kilometre gideceksiniz sonra hep ineceksiniz demişler. Bu vaat de boş çıkınca biz artık insanların iniş-çıkış, yakın-uzak kavramlarına olan inancımızı yitirdik. Bisiklet kullanmayan ve doğal olarak onca yolu yürümeyen insanların yol hakkında görüşlerine artık güvenmeyeceğiz. Bu turdan bize çıkan derslerden biri bu…

Saat 19.00 olmuştu ve karşımızda dev bir rampa vardı. Her zaman önde giden, gücü ve performansı benden yüksek olan Edip’e bir baktım, bisikletinden indi ve ben artık sürmeyeceğim, elimde çıkacağım dedi. Pelin durur mu, yorgunluktan bitmiş bacaklarımla ben de indim ve son rampamızda biz bisikletlerimizi taşıdık… bitiminde bir benzinci vardı. Durduk orada. Ben bir yandan ne yapacağız diye düşünürken, diğer yandan Edip’i teselli etmek için yapacağız bir şekilde diyordum ki. Karşımızda kocaman bir kamyon gördüm. Ben, e bununla gitsek demeye kalmadan Edip ayağa fırlamış, benzinciye bu kamyoncu nerde, bizi atar mı Edremit’e diyordu bile. Evet herkesin bir bitme noktası vardır. Bizimki de burasıydı. Yemeğini yiyen Ayvalıklı kamyoncu amca geldi ve Edremit’e yakın bir yere bizi atabileceğini söyledi. Hemen bisikletler yüklendi, moraller yükseldi, yüzümüz güldü. Gerçekten çok yorulmuştuk. Amca siz en zor yolları bitirmişsiniz bundan sonrası iniş dedi, ama tahmin edin ne oldu? Artık bildiniz değil mi, iniş değil çoğu çıkıştı yine…

20.00 gibi Edremit’e yakın bir yere varmıştık. Amca Akçay buranın mahallesi gibi, 10 dakikaya varırsınız demişti. Oysa yaklaşık 15 kilometre giderek 21.30’a doğru Akçay’a varmıştık… Karanlık bastı ve yolda her yerden köpekler çıkıyordu. Artık ben de alışmıştım, yavaşlayıp höyt diye bağırıp geçiyordum. Bir tane ufaklık oyun için arkamdan epeyce koşturdu, çok tatlıydı yaramaz.

Akçay meydanda su almak ve kalacak bir yer düşünmek için durduk. Hemen bir çift yanımıza yaklaşıp bizimle tanıştılar. Ne yazık ki yorgunluktan ikimiz de o an adlarını aklımızda tutamamışız. Onlar da bisikletliymiş ve Assos yolu hakkında filan bize bilgi verdiler. Kalacak yer olarak da Yenimahalle tarafında Melodi Pansiyon’u önerdiler. Biz o yöne epey ilerledik ama bulamadık, sonra gözümüze Güneş Motel çarptı. İkimiz de nedense buraya sorsak dedik. İçeri girince fiyatı da, insanlar da, oda da gayet güzel geldi bize. Bir geceleğine oraya yerleşip karnımızı doyurmaya gittik. Zorla kendimize tavuk şişten bir tavuklu salata yaptırdık Ömür Restoran’da. Bundan sonrası kayıp. Odamıza geldik. Sonrasını ikimiz de hatırlamıyoruz. Bir kez bile uyanmayacağımız, tatlı mı tatlı, deliksiz bir uyku uyumuşuz ta ki sabah 8.30 olup kurt gibi acıkmış bir halde uyanana dek…

Günler 3 ve 4 Ağustosu gösterdiğinde biz hala Güneş Motel’deydik. Bir gece diye yerleşip tam 3 gece kaldık. Tertemiz ve rahat odalar, sıcakkanlı sahip ve çalışanlar, dibimizde tam teşekküllü plaj, açık büfe kahvaltılar, akvaryum gibi bir deniz bize öyle iyi geldi ki anlatılmaz… Bir yıl artı deli gibi bir günün yorgunluğunu attık orada. Sabah kahvaltı edip biraz dinlenip eritip denize girdik. Kimsecikler olmayan mis denizde yüzdük, çıkıp gazozlarımızı içip tavla oynadık. Öğlenleri serin odamızda uyukladık, muhabbet ettik. Merkeze gidip atıştırdık. Denizin en güzel zamanları olan saat 19.00 civarlarında orada çalışanlarla yüzdük yine bomboş plajda. Akşamüstü biralarını hüplettik. Akşamları yemek ve üstüne enfes dondurmalar yedik. Yürüdük, dolaştık, oturduk serin kafelerde… Ömür boyu öyle yaşayabilirmişiz gibi geldi bana.

 

Toplam Mesafe 91.50 km
Toplam Sürüş Süresi 05:48:16
Ortalama Hız 15.07 km/s
Toplam Tırmanış 761m.
Ortalama Sıcaklık 30° (18°-39°)

Tem 27 2012

Kültür Mantarı

Bu aralar yıllık iznimizi bisiklet üzerinde geçirme planları yaparken, ufak bir gezi yapalım dedik. Pelin’in yeni asfalta daha uygun dış lastiklerini deneme ve bu lastiklere alışması için de iyi oldu aslında.

Ne zamandır Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi‘ndeki Great Masters sergisine gitmek istiyorduk. Perşembeleri 9’a kadar açıkmış. İyi hadi oraya gidelim dedik.

Saat 19.30’da hazırlandık. Bisikletleri kapının önüne koyacağım, elime bir yumuşaklık geldi. “Noluyo la!” dememe kalmadan baktım ki Pelin’in arka lastiği patlamş durduğu yerde. Hemen 10 dakikada onu değiştirdik, bu sırada fren ayarı kaçtı, onu hallettik derken saat 19.54’de yola çıkmışız tam anlamıyla.

Barbaros Bulvarı’ndan son hız inip Beşiktaş’a vardık, ordan da Tophane-i Amire’ye geldik. Bisikletleri de elimize alıp yukarı çıktık. Yukarıda bir arkadaş sırıtarak yanımıza geldi, “nooluyo” derken, bize “Hi, are you from Turkish?” dedi, ayak üstü iki dakika konuştuk kendisiyle.  İran’dan uçakla Antalya’ya ordan da bisikletle İstanbul’a gelmişler. En azından biz böyle anladık, aksanı biraz değişikti =). Kendisine iyi dileklerimizi sunup sergi salonunun önüne çıktık, bisikletlerimizi kilitledik, içeri girdik. O kadar küçük bir alana 3 tane ustanın eserlerini koymaya çalışırsan böyle olur. İçeri girince başınız dönüyor. O kadar çılgıncasına bir eser kalabalığı var ki, nereden başlayacağımızı bilemedik. Pek güzel bir sergi ama. Leonardo’nun çizimini yaptığı bütün savaş araç-gereçlerinin ufak birer maketini yapmışlar. Anatomi çizimleri, Son Akşam Yemeği, Dünyanın Yaratılışı, Altın Oran şeysi ve daha bir sürü eser vardı. Pelin bir ara çığlık attı bir camdan içeri bakarken. Hayırdır dedim, içeri baksana dedi bana, bakıyorum bakıyorum hiçbir şey görmüyorum, kafamı iyice cama dayadı, içerde yatan bir kadavra varmış. Meğerse kadavra inceleme odasıymış orası. Neyse burada 30-45dakika harcadıktan sonra çıktık, Bebek’e doğru gidelim, dondurma yer döneriz dedik.

Bebek’e doğru gitmeye başladık, Beşiktaş’ta İran’dan gelen arkadaşları gördük bisikletleriyle beraber, onlara selam verip hızlı hızlı gitmeye başladık. Bu sırada iftar olduğu için yollar bomboş, keşke hep iftar olsa diyor insan. Ben yolu boş görünce yine bastım da bastım, 5dk sona Ortaköy’e yaklaştığımda baktım Pelin yok. 2 dk. sonra geldi, Pelin’i grup lideri yaptım, sen çekeceksin beni dedim, önden gitmeye başladı.

Bebek’e vardık. Dondurmalarımızı aldık, Bebek Parkı’na oturduk. Dondurmalarımızı yerken İran’lı arkadaşlar yine geldi ama bu sefer bizi görmediler. Biz de dondurmalarımızı yedik ve geri dönüş yoluna başladık. 30 dakika sonra Pelin’e varmıştık. Tüm yol boyunca yaklaşık 5lt su tükettik.

Toplam Mesafe 22.60 km
Toplam Sürüş Süresi 01:24:10
Ortalama Hız 16.60 km/s
Ortalama Sıcaklık 29°
5 / 7 sayfa« İlk...34567