May 08 2013

Trek FX7.5 nasıl ‘dropbar’ oldu?

Bu yazıya 27 Şubat’ta başlıyorum.. Bakalım ne zaman bitecek..

27 Şubat

Son zamanlarda antrenmanlarımı sürekli Felt’le yaptıktan sonra, geçen gün “hadi bugün de Trek’le çıkayım” dedim. Tam tersi olması gerekirken, flat (düz) gidon çok rahatsız geldi, zorladı, istediğim gibi hareket edemedim. Derken ‘Trek’i ‘dropbar’lı bir tur bisikletine çevirebilir miyim’ diye düşündüm. Hem tutuş açıları uzun yolda rahat ettirir, hem, yol bisikletinin aksine, daha kalın dış lastiklerle uzun yolda daha konforlu olabilirim, hem de daha atik bir bisikletim olmuş olur.

Bugün araştırmalara başladım, ben nasıl yaparım da Trek FX7.5’i ‘dropbar’a çevirebilirim diye.. Araştırmaya başlamadan önce kafama takılan sadece 2 şey vardı;

  1. Frenler: STI kollarda fren çekiş oranları V-Frenlere göre oldukça kısa. Ya fren bacaklarını jant yanağına çok yakınlaştırmam, ya mini v-fren ya da cantilever denilen frenlerden kullanmam lazım. Mini V-Fren benim lastik genişliğimi kısıtlayacağı için bundan vazgeçtim. Cantilever frenler istediğim kadar güçlü değil. Fren bacaklarını janta yakınlaştırırsam da, bir sorun olduğunda tekerleği çıkartmakta zorluk çekerim. Bunlara bakarken “Travel Agent” denilen bir aparat gördüm. STI kollardaki çekiş gücünü normal v-frene uyarlayabiliyormuş. Bu çözümde karar kılmış bulundum.
  2. Çekiş sistemi: Ön viteste sıkıntı yok, zaten Sora, yol ekipmanı. Ama arka vites aktarıcı Deore, bu sorun yaratır mı diye aklıma takıldı. Biraz araştırma sonucunda 9’lu STI kolların 9’lu dağ ekipmanları ile sorun çıkarmadığını öğrendim. Şu andaki bütün ekipmanlarım zaten bu şekilde. Bunu da sorunsuz halledeceğimi umuyorum.

Bunlar için çözümleri bulduktan sonra ihtiyacım olacak şeyleri listeledim;

  1. Yeni bir ‘dropbar’ gidon ve gidon boynu
  2. STI kollar (Yol bisikletime yeni kol alınca ondan çıkan eskileri Trek’e geçireceğim)
  3. Gidon bandı
  4. Fren için adaptörler

başka da bir şey yok.. Bugün son..

4 Mart 2013

Bugün Fren Adaptörleri elime ulaştı. Ayın 2’sinde Amerika’dan çıktı, 2 gün sonra elimdeydi.. Vay be dedim, globalleşme ne ilginç bir şey..

Gidon ve vites kolları için de şunu düşündüm, Felt’in donanımını zaten yükselteceğim. Ondan çıkan gidon ve vites kollarını Trek’e aktaracğım. Böylece masraf olmayacak Trek için.

24 Nisan 2013

Unutmuşum yazmayı.. Gidon bandım da geldi.. Yol bisikleti için yeni kolları ve gidonu aldım, eski MicroShift’leri ve gidonu Trek’te kullanacağım .. Artık değişim için tek kalan şey, yol bisikletim için ruble ve zincir.. Onları da aldıktan sonra değişime başlayacağım.. Çok az kaldı..

04 Mayıs 2013

Bugün değişime başladım.. İlk önce kullanılacak malzemelerin fotoğrafları:

 

Bunlar tamamı..

Fren için “Travel Agent”

Gidon Bandı Felt’ten çıkan STI Kollar

 

Artık işleme başlama vakti geldi.. Bu bisikletin ilk hali;

İlk önce frenlerin ve viteslerin kablolarını sökmekle başladım..

Ön Fren Arka Fren

 

Bunları yaptıktan sonra zaten gidonu çıkarmak çok sorun olmadı. Gidon boğazı kapağını söküp gidonu çıkarttım.

 

Dropbar gidonu yerine yerleştirip, ayarını yapıp gidon boğazı kapağını da taktım..

Bundan sonra biraz sorun yaşadım.. Bisikletin üzerindeki ve Felt’ten çıkan fren ve vites kabloları Trek için çok kısa geldi -ki fren kabloları zaten STI kollar için uygun değildi-.. İlk önce orada bırakayım dedim, etrafı toparlamaya başladım ama sonra Felt’ten çıkan arka fren ve arka vites kablolarını Trek’te ön fren ve viteste kullanmaya karar verdim.

Hemen tekrar işe giriştim. Kollara kabloları ve housingleri taktım. Ön frenin montajına geçtim. Travel Adjuster’ı kullanırken çok sıkıntı çekeceğim sanıyordum ama kısa sürede çözdüm nasıl kullanılacağını. Taktım ve ayarını yaptım. Pek güzel oldu . Burada dikkat edilmesi gereken şey Travel Adjuster’ın üzerindeki deliğin uygulama aşamasında “saat 2” pozisyonunda olması. Böylece hiç bir sıkıntı yaşanmıyor. Ben de öyle yaptım ama ayar çekince o delik saat 12 yönüne geldi.. Sıkıntı yok ama .

Ön vites ayarını da yaptım. Tıkır tıkır çalışıyor.

E madem dedim bir tarafı bitirdim. Gidon bandını da sarayım. Fren kablosunu da gidona sabitledikten sonra gidon bandımı da sardım. Oooh mis gibi oldu..

Şimdi bir ara gidip arka ekipmanlar için fren ve vites kablosu alacağım. Ondan sonra bitecek. Muhtemelen 2-3 güne bitirmiş olacağım..

06 Mayıs 2013

Decathlon’da bulamadığım fren ve vites tellerini mahalle arasındaki bisikletçide şans eseri buldum . Hemen taktım. Yalnız Travel Agent’ın ayarında bu sefer zorlandım nedense. Sanırım akşam 12 gibi yapmaya çalışınca kafa hafiften gidiyor . Ama hallettim sonunda . Gidon bandını da sarıp bitireceğim artık. Ama yorgunluk başa bela. O da sonraya artık.

8 Mayıs 2014

Her şey bitti. Ayarlar yapıldı. Gidon bandı sarıldı.

 

Ve işte son hali

Nis 24 2013

Ne dedim ben!

Edip: Sabah saat 8:33… Pelin’le beraber Beşiktaş’tan düştük yine yollara. Pelin’in bisikletini yakın zamanda sattığımız için bir arkadaşından bisikletini ödünç aldık. Bu, Pelin’in 28″ ve sabit maşalı bir bisikletle ilk deneyimi de oldu.

Neyse efendim, Barbaros Bulvarı’ndan son hız Beşiktaş’a indik ve kendimizi sahile vurduk. Vay be şu anda fark ediyorum bunu, Emirgan’a kadar hiç durmamışız. Arada sadece ufak tefek su içmeler ve Pelin’in bisikletinin lastiğini şişirmek için Kuruçeşme’deki benzincide durduk…

Emirgan’a yaklaşırken karından gurultular duyulmaya başladı. Hatta önde olmama rağmen Pelin’in karın gurultusunu duymuş bile olabilirim.  :P  Ee dedik madem Emirgan’dayız, oturup burada bir kahvaltı yapalım… Pelin beni sakin olan bir çay bahçesine götürdü ve oranın tek manzaralı masasına oturttu… Afedersiniz ama yemişim Sütiş’i. O kadar kalabalık, egzoz dumanı çekeceğime hemen bir arkasındaki çay bahçesinde mis gibi rahat rahat otururum… Ki biz de öyle oturduk Pelinimle .

Yumurtamız geldi, tostumuz ve bir tane kahvaltı tabağı, hepsinden birer tane alıp paylaştık. Aç karına bisiklet sürüp üzerine kahvaltı etmek ne biçim de güzel bir şeymiş. Burada kahvaltımızı edip, çayımızı, kahvemizi içip tekrar düştük yollara.

Emirgan’ın çılgın trafiğinden hızlıca sıyrılıp İstinye Koyu’nu geçtik, oradan da Yeniköy’ü geçip Tarabya’ya ulaştık yine molasız. Asıl amacımız Hacı Osman Yokuşu’ndan çıkmaktı ama ‘Hadi’ dedik ‘Tarabya Yokuşu’ndan çıkalım’. Tarabya Yokuşu’na girdik, biraz ilerledikten sonra baktım arkada Pelin yok , durdum, Pelin de yetişti hemen arkamdan, baktık ki yorulmuşuz hadi biraz elimizde çıkalım dedik. Yolda giderken, yine, mor ve parlak takım elbisesi ile Serkan Keskin’i nam-ı diğer İsmail Abi’yi gördük . Çok bulaşmadan oradan da devam ettik.

Tırmanırken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin muhteşem 23 Nisan afişini gördük: “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve ÇOÇUK Bayramınız Kutlu Olsun!”. Kendilerini ayakta alkışlayıp yolumuza devam ettik. Yolda bahçesi rengarenk çiçeklerle dolu bir çiçekçinin önünde fotoğraf bile çekildik.

Tarabya Yokuşu’nun sonuna doğru tekrar bisikletlere atladık ve Hacı Osman’a doğru aktık.  Hacı Osman’dan hemen Bahçeköy yoluna girdik. Ormanın içinden daracık bir yolda Bahçeköy’e doğru kah indik, kah tırmandık… Ama yol gerçekten çok dar ve sürekli kamyon geçiyor, bazı bazı korkmadım desem yalan olur… Hele ki karşıdan gelen araçlar birbirlerini sollamaya kalktıklarında bayağı bir sinirlendim. Hatta bir tanesine avazım çıktığı kadar bağırdım.

Sonuçta biz de trafiğin bir parçasıyız ve bize de dikkat etmek zorundalar! İne çıka, muhteşem yeşilliklerin ve kuş seslerinin arasından Bahçeköy’e vardık.

Pelin: Evet, Bahçeköy yolu bence de hem çok güzel hem korkutucuydu Edip’in dediği gibi. Biraz daha geniş yapıp bir emniyet şeridi koysalarmış hiç sorun olmazdı. Bahçeköy’e vardığımızda Edip beni çay bahçesine götürdü. Bir dolu köpek vardı, yaşlı bir tanesini sevdik. Çayları, sodaları benim çantaya attığım nevalemizle birlikte içtik. Sonra Edip oranın harika yemekler yapan esnaf lokantasını gösterdi, çok acıkmadığımızdan orman dönüşü tekrar uğramak üzere, Belgrad’a doğru yollandık.

Girişteki arkadaşa Edip, paralı mı bisikletle giriş deyince, çocuk boşver geçin yaa gibi bir şey söyledi ve giriverdik öylece, teşekkürler arkadaş! Ormana girdik, iki güzergah vardı, biz tabi uzun olanı seçtik, ama direk yokuşla başlamaz mı… Ben hemen mızırdanmaya başladım, ama ben çok yorgunum gidemem aman da aman canım da canım diye… Bunun üzerine Edipcim tabi hemen ilerledi ve bize güzel bir yer buldu. Orada oturduk sırtımızı ağaca verip… Sessizlik, ağaçlar, biz de gülüşe gülüşe muhabbet ettik orada. Ben hiç kalkmayabilirdim ama tabi ki partnerim beni yine motive etti ve ormanda sürmeye koyulduk.

Ne de iyi etmişiz, mis gibi ve oldukça serin hava, rahatsız etmeyen inişler ve çıkışlar derken… Son bir iniş vardı ki ben başlarda araba gelir diye inişlerde frene asılıyordum. Ama baktım ki Edip uçuyor, çok kıskandım ve en son inişte koyverdim kendimi, araba gelirse de korna çalar canım! dedim. Çünkü hız ve rüzgardan inerken hiçbir şey duyulmuyor arabalara dair. Neyse bir kaptırmışım, baktım ki sonu gelmiş, Edip piknik alanı girişinde durmuş, bana yavaşlamam için işaret ediyor. Sert bir frenle noluyor diye durdum, meğerse koca bir tümsek varmış! Valla Edip söylemese takla bile atabilirdim orda o hızla sanırım.

Sonra etrafa bakındık, piknik yapanlar, yemek yiyenler, yürüyüş yapanlar… Yürüyüş parkurları hoşumuza gitti, ama bisiklet yasaktı.

Biz de bisikletlerimizi elimizde iterek parkurun bir kısmını yürüdük. Tartandan tekerler kıpkırmızı oldu. Sonra birer portakal suyu içelim dedik, tuvalet molası verdik öncesinde de. Ama o da ne yahu, her şey fahiş fiyata. Sinir olduk ve 2 yerine 1 portakal suyunu paylaştık, Bahçeköy’e kadar enerji versin diye yanında bir de kraker yedik ve bu defa farklı bir yoldan ormandan çıkışa geçtik. Yol yine güzeldi, bir yerde kıyıda bir çift bisikletli moladaydı. Ormanda ikimiz de, günün ne kadar güzel olduğundan, yeşiller içinde olmanın, spor yapmanın insanı nasıl rahatlatıp hiçbir şey düşünmesine izin vermediğinden bahsederken, ikimizin de tek bir şey düşündüğünü keşfettik: YEMEK! Yahu acıkmışız. O motivasyonla jet gibi Bahçeköy esnaf lokantasına ulaştık bence!

Edip: Bahçeköy’deki Ekinciler Lokantası’na oturduk. Çorbamızı içip yemeğimizi yedik. Sonra kalktık yine çaycıya gittik, orada da sodamızı ve çayımızı içip artık geri dönüş yoluna koyulduk. Bahçeköy’den çıkıp yine Hacı Osman yoluna girdik, yine ormanın içinden, yeşillikler arasında Hacı Osman’a kadar indik. Yolda oldukça kamyon vardı, hatta bir tanesi Pelin’e çok yakın geçti de adama bayağı bir kızdım, adam boş boş yüzüme baktı sadece…

Hacı Osman’a vardık. Ordan Maslak’a doğru sürmeye başladık trafikle beraber… O sırada bir minibüsçü Pelin’i sıkıştırmış ve bir araba gelip kulağının dibinde bağırmış. Odun olmak böyle bir şey… Görüp ders almak lazım.

Beşiktaş’a doğru giderken en korktuğum yer Maslak yolundan TEM’e ayrılış. Sürekli araba geçiyor, boş an bulmak neredeyse imkansız. Buraya geldik, Pelin’e tam ‘bak şöyle yapalım, böyle yapalım, geçelim karşıya’ derken baktım yol bomboş, hemen lafı kesip ‘Çabuk, çabuk karşıya karşıya’ dedim, Pelin ilk önce biraz afalladı ama hemen atladık karşıya. En korktuğum yeri de rahatça geçmiş olduk böylece.

Buradan sonra Beşiktaş’a kadar bir sorun yaşamadık. Sadece Point Otel’in önünde bir tane ‘insansı’ yaratık, yanında bayağı bir boşluk olmasına rağmen yolun en sağına kadar girmiş -ki durduğu yer emniyet şeridiydi-. Kendisini nazik bir biçimde uyarmaya çalışmış olsam da, ukala ve kendini bir .ok sanırcasına takındığı tavırlar yüzünden aramızda sertçe bir konuşma geçti.

En son bana söyleyecek bir şey o yarım aklına gelmedi herhalde ve hareket çekip gitti. Ben de güldüm, ne yapayım .

Artık son durağa geldik. Pelin’i Darphane’ye bıraktım. Beni güzelce uğurladı. Verdiği öpücükler sayesinde enerjimi topladım ve Bahçelievler’e hiç durmadan ilerledim. Herhalde bi 30-45 dk sonra da ben eve girmiştim.

Ne dedim ben, “Bir gün Pelin’i de alıp Bahçeköy’e geleceğim” dedim. Yaptım… Çok da güzel oldu, çok da harika oldu.

 

Toplam Mesafe : 74.52  km
Toplam Sürüş Süresi 04:18:40
Ortalama Hız : 18.40 km/s
Toplam Tırmanış : 1,418 m.
Ortalama Sıcaklık 18° (12°-23°)

Nis 11 2013

Pelin’siz Bahçeköy Bahçeköy değildir..

Tarih 30 Mart, gün Cumartesi.. Pelin’in sınavı var diye buluşamadık. Eee n’apacağım ben? E hadi dedim bari bisiklete bineyim.. Sabah erkenden çıkmayı planladım, saat 7-8 gibi çıkacaktım. Aaa bir baktım saat 11 olmuş. Neyse dedim hadi çıkayım..

Bahçelievler’den çıktım, Bakırköy, Zeytinburnu derken Eyüp’e doğru devam ettim.. Amacım Eyüp’ten Kemerburgaz’a, oradan Bahçeköy’e, oradan Gümüşdere’ye, Sarıyer ve sahilden tekrar Bahçelievler.. İyi de arkadaşım demezler mi adama “İlk önce yolları öğren öyle git” diye. Eyüp’ten Kemerburgaz’a çıkacağım diye bir yollara girdim, kayboldum. Neyse orda bir iki dayıya sordum yönlendirdiler beni. Kemerburgaz yoluna girdim.. Burada yol çok geniş. Ne kadar her taraf kamyon olsa da herhalde 4metrelik bir güvenlik şeridi var. Oradan Kemerburgaz’a doğru devam ettim. Tatlı tatlı rampalardan Göktürk girişine vardım. Burada çok güzel bir iniş var. Bir ara km saatim 60 km/s’e vurdu. Aman dedim hemen frenledim kendimi, korkuyorum hızdan. Göktürk’e varınca biraz dinlenip soda falan içtim meydanda, pek sessiz sakin bir yer. Meydanda durduğum sürede ne kadar insan varsa hepsi birbiriyle muhabbet etti. Herkes birbirini tanıyor =).

Sodamı içtikten sonra Bahçeköy yoluna girdim. Harika bir yol. Orman içinde, hafta sonu olmasına rağmen tek tük araba geçiyor ama yol çok dar. Bazı bazı ürkmedim dersem yalan olur. Kah rampa çıktım kah rampa indim -ki çıktığım rampalarda %12 gördüm-. Sonunda Bahçeköy’e vardım. E hazır buraya gelmişken Trek’e uğradım. Sami ve Aram’la iki hoşbeş yaptıktan sonra tekrar yola koyuldum. Gümüşdere’ye devam etsem mi dedim ama vazgeçtim sonra. Zaten geç çıkmıştım, iyice akşama kalmayayım dedim.

Bahçeköy’den Çayırbaşı’na inen yola girdim. Sanırım hiç pedal basmadan Çayırbaşı’na kadar indim. Ormanın içinden çıkıp bir anda denizle burun buruna geldim. Mavi ve yeşil.. Sarıyer güzel bir yer=). Buraya kadar geldim bir de işyerime uğrayayım dedim. Tam iş yerimin önündeki ışıklardan dönerken bir çukuru fark edemedim. Ön tekeri kurtardım ama arka tekerlek hızla çukura girdi ve hayatımın ilk yılan ısırığı patlağımı gerçekleştirdim =). İş yerime girip suyumu içtim, lastiğimi tamir ettim. Tekrar yola koyuldum.

Sahilden giderken şunu fark ettim, hafta sonu hava güzelken sahil yollarına inmemek lazım. Tarabya’dan Bebek’e kadar trafik var. Kaç tane Ferrari, Jaguar geçtiğimi sayamadım bile =). Bebek’e geldiğimde bayağı bir yorulmuştum. Azıcık orada sahilde oturup dinlendim. Sonra tekrar yol.

Tekrar mola vermeden Bahçelievler’e kadar ulaştım. Bayağı bir yorulmuştum. Duşumu yapıp doğrudan yatışa geçtim =). Uzun ve hüzünlü bir tur oldu benim için Pelin’im olmadığından. Ama Pelin’i de alıp bir gün aynı yolları geçeceğim =).

 

Toplam Mesafe : 104.31 km
Toplam Sürüş Süresi 04:31:39
Ortalama Hız : 23.00 km/s
Toplam Tırmanış : 1,445 m.
Ortalama Sıcaklık 22° (15°-29°)

Şub 19 2013

Işık mı? O ne ki?

Don'tBu sabah servisle işe giderken Kireçburnu civarlarında 3 tane bisikletli arkadaş gördüm. Tek sıra olmuşlar, antrenman yapıyorlardı. Hoşuma gitti, ne güzel sabah sabah çıkmışlar, soğuk falan dinlemeden -ki hava heralde -300° falan- bisiklete biniyorlar, antrenman yapıyorlar.

Neyse, bir onlar geçiyor servisi, bir servis geçiyor. Anladığım kadarıyla da öyle çok hobi gibi değil de, daha ciddi şekilde yapıyorlar sporu. Gel gelelim iş yerine vardık. Servisten indim.

Bu 3 arkadaş gerimizde kalmış, yavaş yavaş geliyorlar. Bu sırada yayalara yeşil yandı. Zaten Sarıyer – Büyükdere ışıklarda yayalara yeşil yanması mucize, genelde insanlar yeşil yanmasını beklemeden yola atladıklarından hiç trafik ışığının düğmesine basmıyorlar. Neyse, yeşil yanınca indim ben de yola, dönüp de ışıkta bekleyen bisikletli arkadaşlara selam vereyim diye kafamı çevirdim. Çaat, bir tanesiyle burun burunayım. Hemen kaçtım yana. Arkasına bile dönmeden devam etti(ler).

Şimdi; bisiklete binene her zaman saygım ve sevgim var. Zaten o ana kadar da, kendi kendime, o arkadaşlara gayet ısındım =). Ama o anda trafikteki en sorumsuz adamdan farkları kalmadı gözümde. Benim için; kaldırıma park eden adam, ışıkları hiç takmayıp yayaların üzerine süren adam, sağa dönerken yayaları umursamayan adam oldular gözümde.

Sen orda ister Cavendish ol, ister Contador ol, bana yol vereceksin, geçiş hakkı senin olana kadar duracaksın. Yani şimdi bu adamlar gelip de “Ağbi, bize de trafikte hiç saygı göstermiyorlar yeaa!” demesin bana. Çok pis çıkışırım..

Bu olanın benim gözümde birebir karşılığı;

Yaya geçidinden yeşil ışıkta geçen bir adama bir araba çarpıp da sonradan, “Abi kusura bakma, ralliye hazırlanıyorum da, ışıklarda ne yavaşlıyorum ne duruyorum” demesidir.

Hayır, insanların üzerine sürüyorsun göre göre, bari dön bir özür dile. Ama yook, bisiklet sürüyor ya, dışarıda yürüyen insandan üstün. Var böyle bir kaç tane. Görmedim değil. Ama neyse ki istisnalar kaideyi bozamıyor.

Velhasıl kelam, trafikte saygı, bu şekilde kazanılmaz. Saygı göstermek lazım ki saygı göresin.

Şub 03 2013

Köpek sevesimiz geldi!

Uzun zamandır yapmak istediğimiz bir gezimiz vardı. Bu Cumartesi günü sonunda Yedikule Hayvan Barınağı‘nı ziyarete gittik, hem de bisikletlerimizle.

Edip sabah makarna ve ilaçlar aldı. Saat 11’de ben Beşiktaş’tan, Edip de Bahçelievler’den yola çıktık. Akşamdan hava durumuna baktığımızda 14° ve güneşli diyordu. Hava gerçekten çok soğuk değildi ama gitgide kapandı ve hatta epey rüzgarlıydı. Beşiktaş’ın pazarından zar zor geçtikten sonra İnönü Stadı’nın orada koca bir otobüs beni sıkıştırdı. Ciddi anlamda korktum, ayağımı incittim ve hatta geri mi dönsem diye düşündüm. Sonra plakayı alamadığımı fark ettim, hızla Kabataş son durağa doğru ilerledim, orda durdum ve otobüsü tanımaya çalıştım ama çok fazla otobüs vardı. Bir tanesini benzetip plakasını alsam da emin olamadım aynı otobüs olduğundan. Sonra köpekleri düşündüm ve motivasyonum geri geldi yola devam ettim. Bu sefer Eminönü kalabalığından zar zor sıyrıldım, Sarayburnu’na kadar sürüp sahil yoluna geçtim ki karşıdan koskocaman bir adam geliyordu! Edip bana yetişmiş. O an çok sevindim, moralim tekrar yerine geldi.

Edip de o sırada beni merak etmiş çünkü biraz uzun sürdü gelmem haliyle. Beşiktaş Pazarı, Eminönü kalabalığı ve küçük kazam beni epey oyaladı. Ayrıca uzun zamandır da binmiyordum, yavaş ve kontrollü gittim. Birlikte Yenikapı’ya varınca, kısa bir mola verdik. Bir şeyler içtik. Bu arada Yenikapı İskelesi ne kadar da çok değişmiş.

Tekrar yola koyulduk ve kısa bir süre sonra barınağa ulaştık. Barınak yoluna girdiğimizde bir sürü köpek karşımıza çıktı. Hemen bisikletlerden indik, kasklarımızı, gözlüklerimizi çıkardık. Köpeklerle “kuçu kuçu” falan diye iletişim kurmaya çalıştık. Sonra kuyruk sallamaya başladılar hatta kendilerini sevdirdiler bize birazcık. Bir tanesi benimle biraz heyecanlı bir biçimde oynamaya kalkınca Edip hemen devreye girerek höyt’ledi ve köpeği uzaklaştırmaya çalıştı. Ama köpek Edip’e sardı. Benim bacaklarımı koklayıp, üstüme atlamaya çalışıp ardından Edip’e koşup sürekli havlamaya başladı. Onu atlatıp barınağa geldik. Barınağın gönüllü yöneticisi Meral Hanım bizi karşıladı. Bisikletlerimizi dışarıda bırakıp içeriyi gezebileceğimizi söyledi. Edip bu sırada makarnaları ve ilaçları teslim etti. Yine gönüllülerden birisi bizi gezdirmeye başladı. Her tarafımız köpeklerle doluydu. Bir kısmı bağlı, bir kısmı kafeslerde, bir kısmı ise etrafımızda geziyordu. Heyecanlı heyecanlı üstümüze atlayan kurt köpeği ve pitbull’lar, Edip’in uzunluğundan hoşlanmayıp gezimiz boyunca havlayarak bizi takip eden beyaz köpek, bir anda birkaç tanesinin kavgaya tutuşmasıyla 3000 köpeğin birden havlamaya başlaması ve bir sürü sevgiye aç köpeği severek gezimizi tamamladık. O beyaz köpek hatta bir ara Edip’le aynı boya gelebilmek için kulübenin üzerine çıktı. Sonra barınağın önündeki köpekleri uzun uzun sevdik. Kedileri göremedik ama ilk gidişimiz olduğu için ısrar etmedik. Bir daha gidip kedileri de görmek istiyoruz.

Hepsi çok tatlılardı. Damla, Yağmur, Korsan, Umut ve adını hatırlayamadığımız bir sürü köpek. Hepsi de oynamak, sevilmek istiyorlar. Bazen birbirleriyle oynuyorlar, bazıları birbirleriyle dalaşıyor, önümüze gelip sevelim diye kendilerini yerlere atıyorlar. Hepsi de tuluk gibiydiler sanırım iyi besleniyorlar. Çok yaşlı köpekler de vardı. Yollarda bankların üzerinde uyuyorlardı. İyice hepsini sevdikten sonra Meral Hanım ve gönüllülerle vedalaşıp bisikletlerimize atladık.

Hava gitgide kapandığı için biraz telaş ettiysek de, birlikte bisiklete binmeyi çok özlemişiz. Sahilden yavaş yavaş Bahçelievler’e doğru sürdük. Vücudumuz değil ama elimiz yüzümüz rüzgardan epey yandı. Güzel bir turun ardından 15.30’da eve vardık. Gün sonunda yorgun ama mutluyduk. İlk fırsatta tekrar köpekleri kedileri sevmeye gitmek istiyoruz. ÇÜNKÜ BİZ HAYVANLARI ÇOK SEVİYORUZ!

Toplam Mesafe : 34.09km
Toplam Sürüş Süresi 02:07:12
Ortalama Hız 16.10km/s
Toplam Tırmanış : 172m.
Ortalama Sıcaklık 14° (12°-22°)

Oca 28 2013

İstanbul’un Yolları Taştan

“Abi İstanbul’da yollar çok kötü, araziden bir farkı yok. O yüzden dağ bisikleti şart. Yollar Avrupa’daki gibi olsun kullanalım düz maşa bisiklet” (Bu cümle İstanbul değil de, Türkiye’nin herhangi bir yeri için de değiştirilebilir.)

O kadar çok duyuyorum ki bunu, artık gına geldi.
İnanmayın arkadaşım, yok öyle bir şey.

Tamam, İstanbul’un yolları çok harika değil. Ama iki tane çukur, üç tane mazgal var diye de hamallık yapmaya gerek yok.

Ha, yanlış anlaşılma olmasın. Bundan 6-7 ay önce ben de birebir aynı düşüncedeydim. “Amortisör lazım yahu, insanın eli kolu ağrır” diyordum. Sonra ne oldu? Bir tane düz maşa şehir bisikleti aldım, yetmedi üzerine bir de yol bisikleti aldım. İkisiyle toplam 1.200km yaptım, bir sorun yaşadım mı? Ne yalan söyleyeyim, dağ bisikletiyle daha çok ağrı çekiyordum.

Ee çukur/mazgal yok mu İstanbul’da? Var. Ama yani bisiklet sürerken de “Ağzı açık ayran budalası” gibi etrafa bakmıyorum. Gittiğim yola bakıyorum. Çukur veya mazgal mı var, biraz yandan git, bitti gitti.

Sanılmaya ki yamalı, bozuk yollar sadece İstanbul’da var.
Al işte, Polonya’dan bir yol fotoğrafı (O kadar da muhteşem, harika, über bir yol değil).

Fotoğraf: Gökhan TOROS

Fotoğraf: Gökhan TOROS

Yani demem şudur ki. Dağ bisikleti satmak, nedense, Türkiye’de bir pazarlama taktiği. Bize de ilk bisikletlerimizi öyle sattılar (Abi, yollar zaten berbat. Alırsın bu bisikleti, ince bir teker takarsın, al sana şehir bisikleti). Satıcıların gazına gelmemek lazım. Sonra üzülüyor insan .

Ara 16 2012

Polar CS500

Kendi çapımda ekipman deneyimlerimi yazmaya devam ediyorum..

Bu sefer 21 Haziran 2012 tarihinde kullanmaya başladığım Polar’ın CS500 modeli hakkında karalayacağım bir şeyler..

cs500

Ürünü ilk aldığımda ana ünite ve hız ve nabız vericisi ile beraber geldi. CS300’ün mesafe sınırlandırmasından sonra CS500’ün vericilerini istediğim yere yerleştirebilme serbestliği çok hoşuma gitti.. 2.4Ghz’lik bir bağlantı sağladığı için vericiler ana üniteden 10metre uzakta dahi bağlantı sağlayabiliyordu.

Yaklaşık 15gün sonra kadans vericisi ve bilgisayar ile bağlantı sağlayabilen USB aparatını satın aldım. Kadans vericisini yaklaşık 5dakika içinde kurdum ve çalışmasını sağladım ama USB aparatı o kadar kolay olmadı.

Power vericisi dışında her şeyim tamamladım ve yaklaşık 2 ay boyunca bu bisiklet bilgisayarını kullandım. Bu süre içinde sevdiğim ve sevmediğim şeyler oldu.. Teknik konulardan süper anlamadığım için sadece bu yönleri hakkında yorum yapacağım..

Sürüş Öncesi

Verici Mesafesi: Verici mesafesi konusunda Polar bu seride (ve sonrakilerde) çok başarılı.. 2.4Ghz’lik bağlantı sayesinde hem sorunsuz hem de uzak mesafeli veri aktarımı sağlanabiliyor. CS300 kullanırken hız ve kadans sensörünü ayarlayacağım diye göbeğim çatlamıştı ama CS500’de vericileri istediğim yerlere takarak süper bir veri transferi elde ettim.. Ama Polar neden hala ANT+ sistemine geçmiş değil anlamadım.

Kullanıcı Dostu Tasarım: Bu konuda da Polar’ı başarılı buldum. Ayarları yapmak, ekranlar arasında geçiş yapmak çok rahat. Her şey açık açık belli edilmiş bilgisayarda. Ama şunu da belirtmekte fayda var, bilgisayarın Türkçe desteği yok.

Sürüş Sırasında

Ekran Özellikleri: Sürüş sırasında ekran geçme konusunda değişik bir yol izlemişler. Geçiş düğmeleri ana ünitenin altında ama bisiklete bağlantı apartı sayesinde sürüş sırasında ana ünitenin sağına veya soluna dokunduğunuzda ekran değişiyor. Ayrıca ekrandaki rakamlar ve yazıların boyutları gayet büyük ve çok rahat okunuyor. Ama bu bisiklet bilgisayarının ışık özelliği yok. Çalıştığım için antremanlarımı genelde akşam saatleri yapabiliyorum ve eğer etrafta ışık yoksa ekranı göremiyorum.. Bu çok büyük bir eksiklikti benim için.

Sürüş Kayıt Özellikleri: Verilerin yenilenme oranları çok hızlı. Yavaşladığınızda veya hızlandığınızda hemen ekrana yansıyor. Auto Start/Stop özelliği ile ışıkta durduğunuzda hemen durup, tekerlek tekrar dönmeye başladığında hemen başlıyor. Fakat bu konuda da zaman zaman sorunlar yaşadım. Bazen tekrar başlamadı. Bazen ise durmadı. Ama bir sorun vardı ki bu saati satmama neden oldu. Eğer sürüş sırasında 30dakikadan fazla durursanız kayıt edilen sürüş duruyor ve bir daha başladığınızda yeni bir antreman başlatıyor. Bunu Pelin’le yaptığımız Assos turunda farkettim. 100km’lik sonunda yaklaşık 10tane farklı antreman dosyası vardı. Hepsini tekrar toplayıp, hesap yapıp ortalamalarımızı buldum..

Yükseklik verileri de sürekli değişiklik gösteriyor. Ne kadar düzgün ayarlamış olsanız da hava durumuna, sıcaklığa göre yükseklik değerleri farklılık gösteriyor. Örneğin sahilde sürerken -150m.’de bisiklet sürdüğümü gördüm bir kaç kere. Vay be dedim, neymişim ben.

Sürüş Sonrası

Sürüş sonrasında verileri bilgisayara aktarmak da ayrı bir işkence. USB aparat her 5 seferin sadece 1inde ana üniteyi algılayabiliyor. Polar’ın neden hala kablolu veya Bluetooth üzerinden bir sisteme geçmediğini merak ediyorum. İlk önce ses ile iletişim, sonra kızılötesi, şimdi de bu.. Bence bu konuda Polar çok başarısız. Ayrıca verilerini sadece polarpersonaltrainer sitesine yüklüyor olabilmek çok can sıkıcı. CS500’den HRM dosyası olarak alabiliyorsunuz verileri ama verilerin bir kısmı bu dosyanın içinde olmuyor.

cs

Genel olarak

Genel olarak baktığımda bu bilgisayarın daha çok performans amaçlı olduğunu ve tur için hiç uygun bir saat olmadığını düşünüyorum. Ayrıca vericilerin pillerinin değişmemesi (nabız vericisi hariç) pek hoş olmamış. Eğer performans sürüşü yapılıyorsa başarılı bir saat ama bir performans sürücüsü olmadığım için bir daha Polar ürünlerinin yakınından geçmeyeceğim.

 

4 / 7 sayfa« İlk...23456...Son »