«

»

May 16 2015

İznik Turu

Edip: Hazırlıklar yapıldı. Pelin’in bisikleti üzerinde gerekli gördüğüm değişiklikler yapıldı (aynakol değişti, bagaj eklendi, frenler değişti). Çantalar bir önceki akşamdan hazırlandı. 1 Mayıs Cuma günü saat 9:30’dan evden çıkılıp 9:38’de ilk pedal çevrildi.

Planımızı yapmışız, evimizden (evet, bizim evimiz, evlendik çünkü ) çıkıp Barbaros Bulvarı’ndan sahile inip sahilden tın tın Yenikapı’ya gideceğiz. Çok güzel ve basit değil mi? DEĞİL!

İlk olarak Gayrettepe’de polis engeline denk geldik (1 Mayıs ya). Bir polise gidip durumu anlatıp, “bırakın geçelim, deniz otobüsüne yetişeceğiz” dedik ama bize “yooooh, yassah” diyerek “Metroya binin. Metro Nişantaşı ve Taksim’i pas geçip Yenikapı’ya gidiyor” şeklinde bir öneride bulundu. Gazetelerden metronun Levent’e kadar gideceğini okumuştuk ama “polis biliyordur herhalde görev yaptığı yeri” diyerek Gayrettepe istasyonuna gittik. Ama o da ne, kapı duvar. Neyse, Mecidiyeköy’e doğru gittik bisikletimizle. Orada da bir barikat. Yine polisle kısa bir konuşma, bu seferki polis daha bilgili, “tek yol (“devrim” dese çok şaşırırdım) üstteki (e-5) yola çıkıp oradan gitmeniz” dedi. Mecidiyeköy’ün arka sokaklarına girdik, kah rampa indik, kah rampa çıktık. En sonunda başka bir barikatı “Eaaah” diyerek hızlıca geçerek E-5’e çıkabildik. Bu arada barikat yanındaki bir polisin “Ne güzel bir gün seçmişsiniz bisiklete binecek” demesiyle kendisine şu bakışı attıktan sonra yolumuza devam ettik.

E-5’te yanımızdan sürekli vızır vızır arabalar geçerken, “galiba yetişemeyeceğiz”, “en kötü bir sonrakine bineriz”, “nereden gitsek” diye düşünürken yaklaşık 15 dakika sonra Eyüp’e inmiştik bile. İlk ışıklarda durup Pelin’e baktım, yorulmuş ve keyifli ama bir yandan da korkmuş olduğunu gördüm.

Pelin: Gerçekten korktum. Sanırım ilk defa E-5’te sürdüm. Normalde hız yapmayı sevmem ama Edip’ten kopmamak için rekor hızlarda sürdüm ve sevgili eşimin (hehe zevkliymiş yazması) deryarına girdim. Kenarda sürecek çok dar bir yer vardı ve arabalar yüksek hızla geçiyordu. Çoğu kez rüzgarlarıyla savrulup dengemi korumakta zorlanıyordum. Hem endişe hem heyecanla adrenalinim tavan yaptı sanırım o sıra. Balat’a indiğimizde ise çok rahatladım ve güzel sokakların tadını çıkara çıkara sürdüm. Ve Edip’in tam şimdi bahsedeceği gibi vaktinden evvel Yenikapı İskelesinde olduk.

Edip: Eyüp, Saraçhane, Yenikapı derken yarım saatlik yolu 1,5 saatte aldıktan sonra öyle ya da böyle deniz otobüsüne yetiştik, hatta öncesinde oturup birer kahve bile içtik.

1 saat 15 dakikalık deniz otobüsü yolculuğundan sonra Yalova’ya indik. Enerji versin diye feribotta kekler, börekler de yenildi tabi.

Gitmeden önce mapmyride üzerinden yaptığım incelemede Yalova’dan çıktıktan sonra 2-3 km’lik bir tırmanış olduğunu görmüştüm. Ama meğersem o tırmanış 2-3 km değilmiş . İlk olarak bir benzincide durup suluklarımızı doldurduk ve sürmeye başladık Pelin’imle. Yavaş yavaş çıkıyoruz, bir süre sonra güzel bir dere bulup yanında 10 dakika oturduk. Sonra devam; “ha bitti, ha bitecek”, “ha bitti, ha bitecek”, “ha bitti, ne zaman bitecek lan bu” derken Pelin isyan etti.

Pelin: Halil Sezai’nin kulaklarını epeyce çınlattığım doğrudur. Tabi bir de kendime acayip kızdım. Yahu sen 2 senedir bisiklet sürmüyorsun. Bisikletini alıp Ortaköy’den eve sürdükten sonraki ikinci binişin uzun tur (bir günde 82 km) oluyor. Neredesin be hey akıl! O neredeydi bilmiyorum ama bacaklarımda derman kalmadı resmen. Sürekli tırmanıyoruz ama bildiğin sürekli. Ben kaplumbağayla yarışacak seviyede gitmeme rağmen yine yoruluyorum yine yoruluyorum. O kadar sık mola ihtiyacım oldu ki kendimden utandım. Diğer yandan da Edip’e sarıyorum. “Hani 2-3 km’ydi, kaç km oldu, ben gidemiyorum, hayır efendim olmayacak bu iş, beni bırak sen kendini kurtar vıdı bıdı bıdı…” derken benzincide çay molası.

Edip: Çıktıkça çıktık. Artık o kadar çok tırmandık ki, nefes alırken buhar çıkıyor ağzımızdan (hayır efendim, sigara içmiyorum o an, bildiğin buhar). Bir de bir sis var ki, peeeeeh. En son bir benzinciye girip kahve ve kek yemeğe karar verdik ve müjdeli haberi verdim, “Eh artık daha yüksek bir nokta yok buradan, daha da herhalde semaya çıkamayız”. Gerçekten de önümüzdeki son rampayı çıktıktan sonra tırmanış bitti. Ve hava açtı . E madem rahatladık 1-2 fotoğraf çekelim yeşillerin içinde.

Yeşillikler önündeYeşillikler önündeYeşillikler önündeYeşillikler önünde

Fotoğrafların ardından bayağı bayağı pedal atmadan ilerledik. Yolda bir ara bir kamyon öyle bir kornaya bastı ki dedim “herhalde birimize bir şey oluyor veya olacak”. Bir de havalı korna, insanın ödü bir yerlere kaçıyor. Baktım, adam geçti gitti yanımızdan hiçbir şey yokmuş gibi. Artık selam mı verdi, bir şeye mi kızdı anlamadık .

Neredeyse pedal çevirmeden Orhangazi’ye vardık. Yalnız Orhangazi’ye girdikten sonra anayol inanılmaz bir şekilde daralıyor. Çok fazla kamyon geçtiği için bir nebze tehlikeli. Bu nedenle hemen yandaki parkın içine geçtik refüjden atlayarak. Orhangazi’nin yollarının da araziden pek bir farkı yok. Her yer inşaat halinde.

Yollar da çok karmaşık.  GPS olmasına rağmen yolu bulamadım bir türlü. Pelin sürekli “Edip, birilerin yol soralım” dedi ama bir erkek asla yol sormaz! Artık baktım olacak gibi değil birisine sorayım dedim. 1-2 bakkalın önünden geçtik, sormadım. 1-2 kahvehane vardı, önünde amcaların oturduğu, sormadım. Sokakta bir sürü insan vardı, sormadım. En sonunda bir taksi durağında bir dayı gördüm, nedense, “gidip şu dayıya sorayım” dedim.

Pelin: Orhangazi yıllar önce birkaç defa gittiğim bir yer. Ama yollarının bu denli kötü olduğunu yeni fark ediyorum. İnsanın bisiklet üstünde algıları açılıyor. Her şeye daha yakından bakma ve görmediklerini görme fırsatı oluyor. Yollarda resmen ralli yaptık. Edip’e defalarca yolu soralım dememe rağmen dinlemeyip sonunda beklenmedik bir anda çat diye durdu ve bir dayıya sordu. Ve evet o dayı tam da benim dayımdı! Yani babamın dayısının oğlu Musa Dayı. Kan bağı da yok ama burada kan mı çekti nedir demekten kendimizi alamadık. O da tatlı tatlı anlattı ve 40 kilometrelik yolumuzun oluğunu söyledi. Yıllardır görmemiştim dayımı ve mutlu hissettim. Neden bilmiyorum insan turda tanıdık yüzler görünce bir coşku oluyor içinde.

Edip: Ve evet, artık İznik yolundayız. Her şey çok güzel. Yolumuz düz ve rampasız. Karşıdan gelen 100’lerce bisikletli (abartmıyorum 100’e yakın bisikletli görmüşüzdür) ile selamlaşıyoruz. O kadar çoklar ki artık kolum ağrıdı selam vermekten, derken, lan yoksa bu kol ağrım başka bir şeyden mi?

Pelin: Buradan sonrası kahır, azap ve gözyaşı. Gibi bir şeyse de tam değil. Tam bu noktada turu bir özetlemek ve oradan da sonu anlatıp bağlamak istiyorum. Önce İstanbul: 1 Mayıs, geçilemeyen yollar, 3 katına çıkan yolculuk süresi ve E-5 sıkıntısı. Sonra deniz otobüsünde dinlenme. Ardından bitmeyen tırmanışlar ve isyan. Kısa bir süre iniş. Ve Orhangazi’nin bozuk ve dar yolları. Derken geldik İznik Göl yoluna. Göl kenarıdır, yeşilliktir, düzdür dedik, azaplar bitti dedik. Eh bir sürü bisikletliyle selamlaşıyoruz moral ve motivasyonumuz da yerinde. Ama bir dakika!?! O mıcırları yola kim döktü? Yola çakıl taşı dökülmüş bırakılmış sanki. Yolun ortasında araçların geçtiği kısım iyi güzel, düzleşmiş. Ve fakat bizim kullandığımız kısım, yolun sağı nedir allahaşkına? Ben böyle bir titreşim, böyle bir kol ağrısı, böyle bir omuz tutulması, başa giren zonklamalar ve poponun resmen lime lime olması gibi şeyleri daha önce hiç ama hiç yaşamadım. Aslında yol gerçekten güzeldi ama bizi, özellikle de beni mahvetti. Üstelik Edip bana pedli tayt almamız konusunda ısrarcı olmuştu, ben de istememiştim. Çok pişmanım, hala kendisi koca sözü dinlemenin anlam ve öneminden bahseder durur, eh haklı da şimdi yani. Böyle acı yok. Ama acı yok şampiyon diye diye ve de yine Edip’in destekleyici sözleriyle yola bir şekilde devam ediyorduk ki acıktık.

İki bisikletli Istakoz Restoran diye bir yerden çıkıyordu. “Ah bu insanlar da bizden” dedik, bisikletli dayanışması ve karın gurultusuyla restorana girdik. O nasıl güzel bir manzara. Gölün kıyısı, yeşillikler, akşam güneşi, bayıldım. Ama bir sıkıntı var ki çok açız ve ben tabi asabiyim bu nedenle, yemek bir türlü gelmiyor. Bizden sonra gelen huysuz müşterilere geliyor, bize yok! Bunu da belirttik filan, neyse geldi, bu defa da içinden çıkmaması gereken maddeler çıkınca ve susuzluktan ölüyoruz, bir ayran bile 40 saatte gelmeyince, sabır taşı olan Edip bile çatladı ve “eeeh yemeğinize de” deyip bitirmeden kalktık. Al sana bir hüsran daha. Neyse ki fotolardan görüleceği üzere ben beklerken bol salata ve ekmekle karnımı doyurmuştum epeyce. Kendileri de özür dileyip ısrar etmemize rağmen hesabı almadılar, haklarını yemeyelim. Ama servis gerçekten kötüydü. Bir daha asla gitmeyiz.

Sonrasını pek anlatmak istemiyorum ama anlatacağım. Göl yolu, birkaç mola, piknik örtümüzde uzanarak güç toplamamız, Edip’in lastiklerimi biraz indirmesi, kır çiçeği kokuları, tepelerden akan sular ve akşam güneşinin verdiği ilham ve enerji kırıntılarıyla bitti ve İznik’e girdik. Merkeze varınca ben iyice sona geldiğimize inandım ve sanırım saldım. Ama o da ne gidiyoruz gidiyoruz otel yok. Ve ben gittikçe kötüleşiyorum. Gerçekten kimseye hazır olmadan ve yeni bisikletle tura çıkmasını tavsiye etmiyorum. Elcikler de elime büyükmüş, baş parmağım ile işaret parmağım arasında garip yeşil bir şişlik belirdi. Oturamamaktan dizlerime ve belime çok ağırlık bindi ve titreşimden omuzlarım tutuldu. Bu sefer en dramatik ve en gerçek ve cidden son noktada patlayan sessiz isyanım çıkageldi. Otele son 1 km kala, benim bedenimde güç kırıntısı ve içimde motivasyon kalmadı. İndim, kaldırıma oturdum. Ve sustum. Bu sefer fazla yakınmadan ve söylenmeden, “Edip ben gidemiyorum” dedim sadece. Çünkü daha çok konuşsam çocuk gibi acımdan ağlayacaktım.

Edip: Pelin’i daha önce hiç böyle görmemiştim. Benim için de çok yeni bir şey. Ne yapacağımı bilemedim… Bildiğin bilemedim.. Oturuyorum, yok. Kalkıyorum, yok. Sağa git, ı ıh. Sola git, nıç. Bir şey söylesem ama ne söylesem. Haritadan baktım, otele hakikaten yürüme mesafesindeyiz. İlk önce bir sakinledim ve Pelin’e “Canım, bayağı yakınız 15-20 dakika yürüsek varırız otele” dedim. O anda Pelin’in yüzü değişti, yeniden umutlandı. O kaldırım kenarında bir 5-6 dakika daha oturduk ve yürümeye başladık. Gerçekten 15-20 dakika sonra oteldeydik. Otelimizin ismi de “Çamlık Otel”. Söylüyorum çünkü çok yardımsever bir otel. Bisikletlerimizi dışarıda bırakmak istemiyoruz dememe fırsat vermeden çalışanların kaldığı odaya aldılar bisikletleri. Şehir haritası verdiler, ne nerede hemen söylediler.

Pelin’i odaya bıraktıktan sonra hemen aşağı inip eczaneyi sordum. İlk önce eczaneye sonra markete uğrayıp kas gevşetici, ağrı kesici ve biraların ardından (m)otelimizde güzelce uyuduk. Sabah kalktığımızda bize verdikleri odanın manzarasını gördük.

Oda Manzarası

Bayağı bayağı göle bakan, balkonlu falan bir oda vermişler bize. Azıcık balkonda oturduk, sonra da kahvaltı için aşağıya indik. Gelmeden önce yakındaki köylere, şuraya buraya gideriz diyorduk ama İznik öyle 1-2 günde dolaşılacak bir yer değilmiş. İznik merkezi ancak 1 tam günde dolaşabildik.

Otele en yakın yerin “Senato Sarayı” olduğunu gördük. “Ooo saray. Süper. Oradan başlayalım” dedik ama gittiğimizde hayal kırıklığına uğradık. Hiçbir şey yok. Gerçekten yok. 3-4 tane taş var o kadar. “Beklentilerimizi çok yükseltmemeliyiz sanırım” diyerek devam ettik. Yolda ilk olarak “İznik Eğitim Vakfı Çini Atölyesi”ne uğradık, Cumartesi olmasından mütevellit kapalıydı sanırım, kapalı kapılar ardından içeri baktık ve “Roma Tiyatrosu”na doğru yönlendik. Yolda bir kapıdan geçtik ve beklentilerimiz yine yükseldi.

Untitled_Panorama2[1]

Çok harika şekilde korunmamış olsa da yine de bir şeyler anlatan bu kapıdan geçtikten sonra “Roma Tiyatrosu”na vardık. Burası da kapı ile aynı şekildeydi; çok iyi korunmamış ama tarihi gösteriyor. Tek farkı içeri girişin yasak olması. İnsan üzülüyor böyle şeyleri görünce. Çok güzel tarihi yerlerimiz var ama girip dolaşamıyoruz içini. Bayağı bayağı dikenli tellerle çevrili, içerisi yabani ot dolu bir yer halindeydi.

Roma TiyatrosuRoma Tiyatrosu

Buradan çıkıp sırasıyla “Süleyman Paşa Medresesi”, “Çiniciler Çarşısı”, “Yeşil Cami”, kapalı “İznik Müzesi”, “Tarihi Topkapı Çınarı” ve “Ayasofya Müzesi”ne (evet orada da bir Ayasofya Müzesi var) gittikten sonra gidip meşhur “Köfteci Yusuf”a gidip köfte yiyelim dedik. Ama oturacak yer yok, nasıl bir kalabalık. Ekmek arası köfte yaptırıp göl kenarına geçip gup gup yedik. Hakikaten lezzetli bir köfteydi. İnsanlar bu köfteyi yemek için haftasonu İstanbul’dan kalkıp İznik’e geliyorlarmış. Ben ilk duyduğumda daha salaş bir yer bekliyordum ama beklentiler üzüyor insanı .

İznikİznikİznikİznikİznik

Pelin: Köfteleri yedikten sonra göl kıyısında kitaplarımızla oyalanırken Soner Abi’yi (Soner Sarıhan) gördü Edip. Zaten gelmeden de haberleşmişti. Bizi ertesi gün kahve içmeye davet ettiler. Pazar günü erken çıkmayı düşünüyorduk çünkü benim antrenmansız tura çıkmam ve ağrılarım sebebiyle dönüşü Yalova’ya dek dolmuşla yapmayı planlamıştık. Ama dolmuşlar da yer olursa bisikletimizi alabileceklerini söylediler ve her dolmuş da yeteri kadar geniş değildi. Biz de erken gidip şansımızı zorlamaya karar vermiştik. Diğer yandan turlarını netten takip ettiğimiz, ilk kitaplarını zevkle okuduğumuz İnci, Tibet Çınar ve Soner Sarıhan ailesiyle tanışacağımız için çok heyecanlıydık. Sabah güzelce kahvaltı ettikten sonra, şaşkınlıkla seleye oturabildiğimi ve sürebildiğimi farkettim, zaten çok yakında olan siteye kadar sürerek gittik. O da ne Tibet Çınar dünya yakışıklısı bir delikanlı olmuş. Her fotosuna bayıla bayıla bakıp yakından takip edince ve bu halini de görünce insan sanki elinde büyümüş gibi hissediyor. Bize oyun oynamayı bile teklif etti Tibet Çınar. Hepsi de çok sıcakkanlıydı ve hiç yabancı hissettirmediler. Üstelik Soner Abi doğum gününde bize büyük bir iyilik yaparak arabasıyla Yalova’ya dek bıraktı. Güzel insanlarla karşılaşmak bence dünyanın en harika hissi.

Edip: Soner Abi’yi bir önceki gün yolda görmüştük ama arkadaşları ile yürüyorlardı, “rahatsız etmeyelim” dedik. Bunu Soner Abi’ye söylediğimde bize kızdı . “Hemen” dedi “sabaha bize kahve içmeye geliyorsunuz”. Pelin’in de dediği gibi dünya tatlısı insanlar. Sanırsın ki yıllardır ailecek görüşüyoruz. Kahvemizi içtik, muhabbetimizi ettik, Tibet Çınar’la oyun oynadık ve Soner Abi bizi Yalova’ya kadar bıraktı. Yolda da bolca sohbet ettik. Gerçekten İznik için harika projeleri var. Umarım hepsi gerçekleşir.

Yalova indik. Azıcık etrafta dolaşıp bir şeyler yedik. Artık yavaş yavaş deniz otobüsüne doğru gidecekken bu sefer de benim kuzenimin eşi Orkan’ı gördük . Ayaküstü onunla da sohbet edip (şair burada kendini cümleler içinde kullanmış) deniz otobüsüne bindik.

Yolculuğumuzu ön koltuğumuzda oturan Masal isimli, yeni tanıştığımız, konuşmayı daha yeni yeni sökmüş,  minik arkadaşımızla konuşarak ve oyunlar oynayarak geçirdikten sonra İstanbul’a indik. Hemen Yenikapı Metro İstasyonu’na geçip metroya atladık ve 30 dakika sonra evimize vardık.

Bu yolculuğumuz da bir sürü tanıdık görüp, İstanbul’daki asfaltın kıymetini anlayıp, yeni insanlarla tanışıp ve çok güzel mekanlar görerek sonuçlanmış oldu.

 

Toplam Mesafe : 81.75 km
Toplam Sürüş Süresi 05:20:58
Ortalama Hız : 15.30 km/s
Toplam Tırmanış : 851 m.
Ortalama Sıcaklık 13° (10°-21°)

  1. Soner Sarıhan

    Sevgili Pelin, Edip
    esas oğlan Tibet Çınar hakkındaki yorumlarınız için teşekkürler,
    “dışı sizi, içi bizi yakar” diyeyim kısaca.

    İznik’de olmasam yazdıklarınız üzerine görmeyi çok isterdim,
    çıkıp dolaşayım diye düşündüm okuyunca. Ellerinize sağlık.

    İznik: Türkiye’de bisikletin başkenti olacak.
    Bir ayağınız her zaman burada olur umarım.

    1. Edip

      Abi siz bilmezsiniz, İznik çok güzel bir yer

      İznik, sizin gibi bisiklet aşıklarına sahip olduğu için gerçekten çok şanslı.

      Her şey için tekrardan çok teşekkür ederiz. Arada Tibet Çınar’ı çimcirmeye geliriz zaten

  2. haktan

    Selfi çubuğu gibi kolun varmış ama hadi neyse.
    İznik turu için izin aldın mı?

    imza
    haktan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.