«

»

Eki 20 2012

Adalardan Kabataşlara Geçilir

Biz sonunda Adalar’a gittik… Tabi bisikletlerimizle. Edip’in araştırmaları sonucu Prens Adaları’ndan Heybeli olanı seçtik. Gözümüze hafiften küçük görünse de, orayı bitirirsek başka bir tanesine geçeriz diye düşündük. 12 Ekim Cuma akşamı, ertesi sabah için sandviç malzemelerimizi aldık. Yiyecek olayını hiçbir zaman hafife almaz ve ihmal etmeyiz. Ha obur olduğumuzdan değil! Enerji gerek bisikletliye.

Sabah, kayıtlarımıza göre 09.03’te Bahçelievler’den yola çıktık. Bakırköy’den Zeytiburnu’na doğru sürdük. Hava epey güzeldi. Açık ama bunaltıcı olmayan, hafif rüzgarlı… Edip yeni bir yol keşfetmiş. Acayip sevdim, bir de baktım yeni yapılan “çağdaş” bisiklet yoluna çıktık. Eskisini pek sevmiyorum, yolun üstünde yayalar, cam kırıkları, budanmış ağaçların dalları, hatta parketmiş arabalar… Bu yeni yol direk araç yolunda ve iyi bir şekilde yoldan ayrılmış. Ama tabi ki çok kısa. Keşke her yerde olsa!

Zeytinburnu’ndan hiç mola vermeksizin Kabataş’a geldik. Eminönü’nde bir taksici, az kalsın ikimize de çarpıyordu arkasına bakmaksızın geri geri gelirken. Edip arkasını dönüp “Hooop!” dediğinde adamın epey korkmuş olduğunu görmüş. Plakasını alamadık ama en azından korkmuş olması da beni sevindirdi. Yolda başka herhangi bir maceramız olmadı. Yolda geze geze, denize, oraya buraya baka baka geldik, hiç acele etmedik.

İskeleye vardığımızda vapur kalkış saatine tam 10 dakika vardı. Demek ki bir saat 20 dakika gibi bir sürede gelmişiz. Hemen güverteye geçip bisikletlerimizi yasladık duvara ve yanlarına çöktük. Başka bisikletli bir abi gelip bize bir şeyler söyledi ama anlamadık. Birkaç tane daha bisiklet vardı. Yolculuk gayet güzeldi, püfür püfür ese ese gitti vapur. İnmeye yakın o abi tekrar gelip “Siz bizimle misiniz, nerde ineceksiniz?” gibi şeyler söyledi. Biz, “İkimiz gezintiye çıktık ve Heybeli’de ineceğiz,” deyince, “Biraz bisiklete göz kulak olur musunuz?” dedi. Meğerse orada bisiklete binmeyi öğrettikleri bir yer varmış. İnerken de, “Bizi görürsünüz, balonlu filan bir yer, uğrayın isterseniz,” dedi. “Tamam,” deyip vedalaştık.

Adaya inince nakit paramızın olmadığını hatırlayıp atm aradık, ancak her ikimizin de bankamatik kartlarının atm’sinin olmadığını öğrendik. Heybeliada’ya giderken yanınızda nakit olmasına dikkat edin ya da fark ödeyerek farklı bir banka atm’sinden çekebilirsiniz. Ki biz öyle yaptık. Sonra kafamıza göre bir yoldan sürmeye başladık.

İlerleyince bir piknik alanına denk geldik. Edip adanın etrafını dönen bir yol olduğunu söylemişti, görevli bize başka bir yer tarif edince geri dönmek durumunda kaldık. Merkeze tekrar gelince, ara sokakların çok güzel olduğunu görüp girmeye karar verdik. Kafamıza göre dolaşabilirdik nasılsa. Hafif hafif yokuşlar tırmanıp güzel evlerin önlerinden, çiçekli bahçe kıyılarından geçe geçe sürmeye devam ettik. Arada faytonlar ve diğer bisikletliler ile yürüyen insanlar da geçiyordu. Sonra evler bitti, bir askeri kışlanın yanından yola devam ettik. Meğer bilmeden zaten o adayı dolaşan yola girmişiz. Oradan sonra orman başladı. Sağda ve solda ağaçlar. Sağda ayrıca deniz. Bir bankta oturup dinlendik. Bu arada yanımızdan çıplak yürüyen atlar geçiyordu. Resmen kafasını çevirip bakan bir tanesi beni korkuttu.

Sonra bisikletle devam edip arada durup fotoğraf çektik. Yol bir yerden sonra epey ıssızlaştı. Yabani hayat vardır diyen tabelalar ve hemen yanında atların özgürce dolaştığı bir hara vardı. Küçük küçük kulübeler, atlar, onlara bakıp devam ettik. Yol daraldı ve bitiyor gibi oldu. Ama öncesinde aşağıda inanılmaz bir koy manzarası vardı. Hayran kaldım, durup uzun uzun baktık. Aşağıdan bisikletini eline almış bir adam geliyordu. Edip yolu sordu. Biraz aşağıda bittiğini, koya inildiğini ama dik bir yokuş olduğunu söyledi. Öğlen olmuş, güneş yakmaya başlamıştı. Karnımız acıkmıştı ve mayomuz da yoktu. Eğer yanımızda mayo olsa, Ekim ayı filan dinlemez oraya inerdik. Ama tüm bunlardan dolayı inmekten vazgeçip dönüş yoluna geçtik.

Yine aynı yollardan sürerken, sessizlik, rüzgar, manzara, ağaçlar öyle güzel geldi ki… Edip’e resmen şarj oldum, bıdı bıdı diye anlatıp durdum. O sırada karşıdan dört tane at geliyordu, iki beyaz, iki kahverengi öyle güzel sıralanmışlardı ki, Edip hemen çekti. Ne yana baksak bir güzellik. Ben resmen sarhoş gibi oldum. Kurt gibi acıkmış bir halde yokuş aşağı yollardan iniverdik. Tam merkeze yaklaşırken, ordan mı geçsek, burdan mı derken balonları gördük. Birçok insan büyüklü küçüklü bisikletlerle sokak boyunca gidip dönüyorlardı. Ondan hemen önce atları gördükten de sonra vapurdaki abiyi bir grup insanla bizim döndüğümüz yola girerken görmüştük. Bahsettiği yeri de böylece görmüş olduk. Oralarda tatlı kediler bulup onları da sevdik tabi bu arada. Ya da sevmeye çalıştık diyelim.

Sonra yine iskeleye döndük, tam da para çekmek için vapurdan iner inmez ilk durduğumuz noktaya varmıştık. Sıra sıra dizilmiş kafe-restoranlardan en sondakine oturduk. Epey ilgisizlerdi, bisikletlerimize bile zar zor yer bulduk, hatta bulamadık ve masaya dayadık. Menüyü bile Edip söyleyince ve bir tane getirdiler. Yorgun ve acıkmıştık. Kalkmadık ordan ama servis kötüydü. Neyse ki yemek ve porsiyon iyiydi de keyfimiz yerine geldi. O gün başka bir adaya geçmemeye karar verdik. Saat 3’e geliyordu zaten.

İskeleye yakın bir çay bahçesine gidip vapur saati olan 15.20’yi (sanırım) bekledik sodalarımızla. Sonra yine bir vapur sefasıyla Kabataş’a döndük. Bu defa istikametimiz Beşiktaş’tı. Hemen bisikletlere atlayıp sürmeye başladık.

Kabataş inanılmaz kalabalıktı ve Beşiktaş’a doğru trafik vardı. Edip benden daha iyi sürdüğü için trafikte ilerledi ve gözden kayboldu. Ben de bir ara yolu boş gördüm ve hızla sürmeye başladım. Bir anda bir sarsıntı oldu ve küt diye bir sesle önümdeki çantanın düştüğünü farkettim. Sonra delice kornalar çalmaya başladı. Çok korktum ama ilk anda bir afallayıp gitmeye devam ettim. Ardından hemen kendime geldim. Durdum, kaldırıma bisikleti yatırdım ve arkaya doğru koşup çantamı ezmemek için nerdeyse durmuş olan otobüsten izin alıp önüne atladım ve çantayı kaptım. Bacaklarım titreye titreye tekrar bisiklete atladım ve Akaretler durağına (artık orada durak da yok ama) vardım.

Edip de oradaydı, ışıklardan geçmeden hemen anlatıverdim. Sonra Ihlamur’a girdik. Orası da feci sinir bozucuydu. Sıkışık yolda, parketmiş ve ilerlemeyen çalışan arabalar, yanlarda motorsikletler ve bir anda yola atlayan yayalar. Zar zor geçe geçe biraz ilerledikten sonra dayanamadım bisikleti aldım ve kaldırımdan elimde ilerledim. Edip tabi yine gözden kaybolmuştu. Sonra evlendirme dairesinin oralarda yetiştim, bu defa da karşıya geçmemiz gerekiyordu ama hiçbir araba yol vermiyordu. Orada da Edip’in ve benim üzerime süren iki ayrı araba oldu. Yine sinirler gerildi ama kazasız (pardon benim bir çanta düşürme kazam oldu ama) ve belasız eve vardık. Ah bir de bizim evin öldürücü yokuşu/merdiveni olmasa… Ama çok deli gibi yorulmamıştık. Ada’da sürmek, havanın güzel olması, deniz yolculuğu, hepsi çok hoştu. Hatta biraz dinlenip akşama Edip’in arkadaşına bile gittik. O kadar yani!

Toplam Mesafe : 33.91km
Toplam Sürüş Süresi 02:38:19
Ortalama Hız 12.90km/s
Toplam Tırmanış 240m.
Ortalama Sıcaklık 25.4° (22°-29°)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.